Günlerden herhangi bir cuma. Yine bilgisayarımın başındayım. Her zaman yaptığım gibi müzik açıyorum öylesine. Huyumdur şarkı isimlerine bakmam pek. Bir süredir kafamı meşgul eden bir kızla, şu herkesin kullandığı sohbet programı üzerinden muhabbet ediyorum aynı zamanda. Bu akşam, arasında onun da bulunduğu bir arkadaş grubuyla bir konser izlemeye gideceğiz. Eğlenceli olacak. Yani en azından ben öyle tahmin ediyorum.
Saat kaçta buluşacağımızı konuştuktan sonra hazırlanmak için banyoya gidiyorum. Şampuan. Liflen. Bu arada içeride açtığım müziğin sesi. Boğuk da olsa geliyor. Kurulan iyice. Çık. Tekrar oturuyorum bilgisayarın başına. Vakit geçiyor. Müziğin çoktan susmuş olduğunu fark etmiyorum, öylesine internette dolanıp bir şeyler okurken. Biraz daha harcıyorum zamanımı. Telefonuma mesaj gelmiş bu arada: "Hadi geldik biz, nerdesin?"
Sonra çok acayip bir ses duyuyorum bilgisayarın hoparlörlerinden. Şarkının adına bakıyorum. "Allah Allah bunda böyle bir şey yoktu ki. Neyse..." diyip dinlemeye başlıyorum.
Hep derler, "Gitar ağlar" diye. Değil. Aynı şey değil bu. İçim ürperiyor şarkı ilerledikçe. Melodi, temel olarak tanıdık. Ancak daha yumuşak ve yavaş. Bir sıkıntı kaplıyor içimi. Neden bu kadar kötü olduğumu anlayamıyorum ve buna karşın garip bir haz duyuyorum dinlerken. Bir uyarı, bir mesaj taşıyor gibi şarkı. Benim için. Ama dinlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Unutuyorum her şeyi aynı zamanda. Derinliği sarmalıyor beni...
Sonra çok acayip bir ses duyuyorum bilgisayarın hoparlörlerinden. Şarkının adına bakıyorum. "Allah Allah bunda böyle bir şey yoktu ki. Neyse..." diyip dinlemeye başlıyorum.
Hep derler, "Gitar ağlar" diye. Değil. Aynı şey değil bu. İçim ürperiyor şarkı ilerledikçe. Melodi, temel olarak tanıdık. Ancak daha yumuşak ve yavaş. Bir sıkıntı kaplıyor içimi. Neden bu kadar kötü olduğumu anlayamıyorum ve buna karşın garip bir haz duyuyorum dinlerken. Bir uyarı, bir mesaj taşıyor gibi şarkı. Benim için. Ama dinlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Unutuyorum her şeyi aynı zamanda. Derinliği sarmalıyor beni...
Garip, çok garip hissediyorum.
Yaklaşık on sekiz dakika süren istemsiz bir trans halinden, şarkının bitmesiyle kurtuluyorum. Saate bakıyorum. Yarım saat geç kalmışım. Bir yirmi dakika da yolda harcayacağım. Of! Ne güzeldi o şarkıyı dinlemek. "Sanırım yolda da dinleceğim" diyerek, Müzik çalarımı alıyorum ve sahilden yürüyerek gitmek üzere evden çıkabiliyorum; nihayet!
Fiziken sahildeyim ve yürüyorum. Ancak aklım bambaşka yerlerde. Kulağımda yine aynı şarkı. Yürürken, şehir ışıklarının deniz yüzeyinde oluşturduğu, sarı ve turuncu renkli, yalancı yakamozlara bakıyorum. Gerçeğinin yerini tutmasa da, bu bile o kadar güzel görünüyor ki! Zihnim bu kadar hoş, görsel ve işitsel uyaranla sarhoş olakoysun; ben yolun yarısından fazlasını katetmiştim bile. Bir beş dakika daha süren, hipnotik yürümeden sonra, geldim konseri izleyeceğimiz barın önüne. Bekliyorum ama. Bekliyorum ki şarkı bitsin. Evet, aynen bir bağımlı gibi bırakamıyorum. Boş boş etrafıma bakıyorum, öylece dururken. İnsanlar geçiyor önümden arkamdan.
Son notanın da çalınmasıyla, üzerimdeki o mayıştıran, uysallaştıran, hüzne boğan etki yavaş yavaş kalkıyor. Ve ben, olacaklardan habersiz, içeriye giriyorum.
Yaklaşık on sekiz dakika süren istemsiz bir trans halinden, şarkının bitmesiyle kurtuluyorum. Saate bakıyorum. Yarım saat geç kalmışım. Bir yirmi dakika da yolda harcayacağım. Of! Ne güzeldi o şarkıyı dinlemek. "Sanırım yolda da dinleceğim" diyerek, Müzik çalarımı alıyorum ve sahilden yürüyerek gitmek üzere evden çıkabiliyorum; nihayet!
Fiziken sahildeyim ve yürüyorum. Ancak aklım bambaşka yerlerde. Kulağımda yine aynı şarkı. Yürürken, şehir ışıklarının deniz yüzeyinde oluşturduğu, sarı ve turuncu renkli, yalancı yakamozlara bakıyorum. Gerçeğinin yerini tutmasa da, bu bile o kadar güzel görünüyor ki! Zihnim bu kadar hoş, görsel ve işitsel uyaranla sarhoş olakoysun; ben yolun yarısından fazlasını katetmiştim bile. Bir beş dakika daha süren, hipnotik yürümeden sonra, geldim konseri izleyeceğimiz barın önüne. Bekliyorum ama. Bekliyorum ki şarkı bitsin. Evet, aynen bir bağımlı gibi bırakamıyorum. Boş boş etrafıma bakıyorum, öylece dururken. İnsanlar geçiyor önümden arkamdan.
Son notanın da çalınmasıyla, üzerimdeki o mayıştıran, uysallaştıran, hüzne boğan etki yavaş yavaş kalkıyor. Ve ben, olacaklardan habersiz, içeriye giriyorum.
____
Küçükken, her yaz gittiğimiz bir sahil kasabası vardı. Ailecek gider, küçük, ama şirin mi şirin bir pansiyonda kalırdık. O zamanlar neden burada kaldığımızı hiç anlamıyordum. Şehre ve denize çok uzaktı çünkü. Devamlı gitmeye başlayışımızın ilk yıllarında, pek de hoşnut değildim aslında, böyle bir tatil geçirmekten. Ta ki barındırdığı harikulade doğa harikasıyla tanışana kadar...
Güneşin, gözümü çok fena halde aldığı bir sabah, pansiyonun dışına dolaşmaya çıkmıştım. Arka tarafına dolaştım. Sarp bir kayalığın üstüne kurulmuştu pansiyon. Kayalık da denize sıfır. Hiç kenarına kadar gitme cesaretini gösterememiştim o güne kadar. Çağrısına direnemedim daha fazla. Ağır adımlarla, ellerim cebimde, yerdeki, üzerinde çiğ oluşmuş çimenleri eze eze gittim kıyıya. Aşağıya baktım. Üzerinde bulunduğum kayalık, dalgaların çarpa çarpa oymaya başladığı alt kısmında, denizle seksen derecelik bir açı yapıp, bir yalıyar oluşturmuştu. Aşağıya düştüğümde olabilecekler konusunda kurduğum hayalin neticesinde, biraz ürperdim. Kafamı geriye çektim ve sağ tarafıma baktığımda bir toprak yolun, hafif bir eğimle aşağıya doğru inmekte olduğunu gördüm. Patika biraz ilerleyip sola, kayalıktan ileriye doğru uzanan bir çıkıntıya doğru ilerliyordu. Ve çıkıntının ucunda da gövdesi eğik ama biraz dayanıklı, ufak oval yaprakları da gayet canlı görünen bir tane ağaç duruyordu. "Gölgesine yatıp biraz soluklanmak." gibi bir fikir geçmişti kafamdan; aşağıya düşme korkumu unutarak. Dikkatlice yürüdüm. Çöktüm ağacın gölgesine.
O anda "Huzur" kelimesinin anlamına vakıf olmuştum. Kafamdaki düşüncelerden tamamen arınmış şekilde, bu eşini benzerini bir daha bulamadığım yerde bulmuştum dinginliği. "O yaştaki bir çocuk n'apsın iç huzurunu?" demeyin hiç. O yerin, "Benim bölgem"in, bana hissettirdiği duygulara en yakın olan kelime "huzur"dur.
Güneşin, gözümü çok fena halde aldığı bir sabah, pansiyonun dışına dolaşmaya çıkmıştım. Arka tarafına dolaştım. Sarp bir kayalığın üstüne kurulmuştu pansiyon. Kayalık da denize sıfır. Hiç kenarına kadar gitme cesaretini gösterememiştim o güne kadar. Çağrısına direnemedim daha fazla. Ağır adımlarla, ellerim cebimde, yerdeki, üzerinde çiğ oluşmuş çimenleri eze eze gittim kıyıya. Aşağıya baktım. Üzerinde bulunduğum kayalık, dalgaların çarpa çarpa oymaya başladığı alt kısmında, denizle seksen derecelik bir açı yapıp, bir yalıyar oluşturmuştu. Aşağıya düştüğümde olabilecekler konusunda kurduğum hayalin neticesinde, biraz ürperdim. Kafamı geriye çektim ve sağ tarafıma baktığımda bir toprak yolun, hafif bir eğimle aşağıya doğru inmekte olduğunu gördüm. Patika biraz ilerleyip sola, kayalıktan ileriye doğru uzanan bir çıkıntıya doğru ilerliyordu. Ve çıkıntının ucunda da gövdesi eğik ama biraz dayanıklı, ufak oval yaprakları da gayet canlı görünen bir tane ağaç duruyordu. "Gölgesine yatıp biraz soluklanmak." gibi bir fikir geçmişti kafamdan; aşağıya düşme korkumu unutarak. Dikkatlice yürüdüm. Çöktüm ağacın gölgesine.
O anda "Huzur" kelimesinin anlamına vakıf olmuştum. Kafamdaki düşüncelerden tamamen arınmış şekilde, bu eşini benzerini bir daha bulamadığım yerde bulmuştum dinginliği. "O yaştaki bir çocuk n'apsın iç huzurunu?" demeyin hiç. O yerin, "Benim bölgem"in, bana hissettirdiği duygulara en yakın olan kelime "huzur"dur.
Sonraki tatillerimde, boş vakitlerimi hep burada geçirmeye çalıştım. Her defasında da bir farklı bir güzelliğiyle karşılaştım "bölgem"in. Bir seferinde, hatırlıyorum, bir serçe yuva yapmıştı dallarına. Bütün yazımı kuş sesleri eşliğinde kitap okuyarak, dinlenerek geçirdim.
Ne kadar süre, tatillerimi bu şekilde geçirdiğimi hatırlamıyorum. Oradayken hissettiklerim hiç beni bırakmayacakmış gibiydi. Yeri belliydi çünkü. Koskoca ağaç, ayaklanıp gidecek hali yoktu ya! Bana kattığı o tarifsiz 'şey' için yanına gidip, vakit geçirmem yeterliydi.
Bir kaç sene önceydi; yaz yağmurunun toprağı yumuşattığı bir gün, ağaca sırtımı dayamış, ellerimi de kavuşturup başımın arkasına koymuştum. Yaprakların arasından gün ışığını ve bulutları izlemeye başladım bu şekilde. Mest olmuştum sanki. Aşağıdan gelen dalga sesleri ile her zamanki gibi, çok derin şeyler üzerine düşünmeden, anın ve 'bölgem'in tadını çıkartıyordum.
Derken ufak bir sarsıntıyla irkilip, hafifçe doğruldum. Sonra toprak kayma sesleri duymaya başladım. Bunlara dal gibi bir şeylerin kopma sesi eklendi. Ne olduğunu anlamamıştım başta? Ancak, ben kafamı hareket ettirmeden, görüntünün yukarı doğru kaymasıyla anlayabildim durumu. "Bölgem" ve haliyle üstünde olan ben, eğer bir şeyler yapamazsam, suyun dibini boylayacaktık. Hızlı bir hareketle ayağa kalktım. Bu esnada, ağacın da üstünde bulunduğu toprak parçası kopmaya ve aşağıya doğru kaymaya devam ediyordu. Hiç arkama ve yere bakmadan iki-üç adım attım. Yetişemeyeceğimi sezdiğim anda da bacaklarımın el verdiği kadar güçle karşıya doğru atladım ellerimi uzatarak...
Karşıya varmıştım ancak, sadece karnımdan yukarısı toprağın üstündeydi. Bacaklarım ise üstüne basıp destek alacak bir taş parçası veya çıkıntı arıyordu. Tam bu sırada, bir cismin yüksekten suya düştüğünde çıkaracağı sesi duydum arkamdan. Önüme bakındım. Ellerimle tutunmaya çalıştım, taşa, çimene... Elimde kaldı hepsi. Yavaş yavaş gücüm tükenmeye başlıyordu. "Artık tamam, buraya kadarmış." diye düşünürken, 'ağaç'ın kopmuş köklerinden birini gördüm. Son bir gayretle hamle ettim. İki elimle zar zor tutunduğum kök parçası gayet iyi dayanıyordu. Kalan son kuvvetimi de kendimi yukarıya çekmek için harcadım. Kalbim bando trampeti ritminde, nefes nefese ve sırt üstü ıslak toprağın üzerinde yatarken, sağ elim, hala kök parçasının üzerinde duruyordu.
Karşıya varmıştım ancak, sadece karnımdan yukarısı toprağın üstündeydi. Bacaklarım ise üstüne basıp destek alacak bir taş parçası veya çıkıntı arıyordu. Tam bu sırada, bir cismin yüksekten suya düştüğünde çıkaracağı sesi duydum arkamdan. Önüme bakındım. Ellerimle tutunmaya çalıştım, taşa, çimene... Elimde kaldı hepsi. Yavaş yavaş gücüm tükenmeye başlıyordu. "Artık tamam, buraya kadarmış." diye düşünürken, 'ağaç'ın kopmuş köklerinden birini gördüm. Son bir gayretle hamle ettim. İki elimle zar zor tutunduğum kök parçası gayet iyi dayanıyordu. Kalan son kuvvetimi de kendimi yukarıya çekmek için harcadım. Kalbim bando trampeti ritminde, nefes nefese ve sırt üstü ıslak toprağın üzerinde yatarken, sağ elim, hala kök parçasının üzerinde duruyordu.
Yaklaşık beş dakika sonra toparlayabildim kendimi. Doğrulup, bacaklarımı karnıma doğru çekmiş, el bileklerim dizlerimde oturmaya başladım. Gökyüzüne baktım; boğuk ve sıkıcı bir hava. Neden sonra ağaca ne olduğunu merak ettim. Öne doğru seğirtip ellerimi, üzerinde hala çırpınmalarımın izleri olan toprak parçasının kenarına koydum. Dizlerim toprağa dayalı, baktım aşağıya. İşte, oradaydı "bölgem", ya da daha doğrusu, ondan kalanlar. Ağacım, bir kaç dalını kaybetmiş, yalıyardaki sivri kayalara çarpa çarpa yüzüyordu aşağıda. Üstünde kök saldığı parça çoktan dibe batmış olmalıydı ki; göremiyordum. O zamanlar dramatize etmeyi ve kişileştirmeyi çok seven ben ise, aklımdan şunlardan geçiriyordum: "İstediği, özgür kalıp, hep uzaktan baktığı, o mavi güzelliğe kavuşmaktı sanırım. Denizin istediği ise...hıh, her neyse, o işte..." Olayların nasıl geliştiğini pek idrak edememiştim ilk başta. Bildiğim tek şey vardı o da...
-"o", beni fevkalade hissettiren; gitmişti-. Bardan az önce çıktık. Hava almam lazım. Derin derin nefes alıp veriyorum. Her nefes alışında kalbi niye sıkışır gibi olur ki insanın? Hem daha sigaraya bile başlamadım daha. İçim, içtiklerim ve az önce tam önümde gerçekleşen milyon tane garip olaydan ötürü çöplüğe dönmüş durumda. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı hiç bilemiyorum. Herkes birbirine "şimdi ne yapacağız?" der gibi bakıyor. Bunalıp daralıyorum. En çok canımı sıkan da onun...
-"Bize gidelim mi? Sabahlarız, film falan izleriz!"
Bu fikre hemen atlıyorum. Yalnız kalmamam; düşünmemem lazım. Şu an yeterince b.ktan bir his oturmuş durumda zaten içimde. Bir de bunun dozajının artmasını hiç çekemem. Gerekirse sabahlar, yine de, uykudan önceki, kendimi ve o gün başımdan geçenleri şöyle bir tarttığım o üç-beş dakikayı yaşamam.
Bu fikre hemen atlıyorum. Yalnız kalmamam; düşünmemem lazım. Şu an yeterince b.ktan bir his oturmuş durumda zaten içimde. Bir de bunun dozajının artmasını hiç çekemem. Gerekirse sabahlar, yine de, uykudan önceki, kendimi ve o gün başımdan geçenleri şöyle bir tarttığım o üç-beş dakikayı yaşamam.
...
Bütün arkadaşlarım uyudu. Ben, ayaktayım. Şu an evinde bulunduğum arkadaşın odasındayım. Çalışma masasına geçiyorum. Önümde bir pencere var. Denize bakan pencereden görünenler: apartmanın arka bahçesindeki asmalar, iki adet apartman binası ve aralarından görünen, akşam bara giderken yürüdüğüm sahil şeridinin bir metre uzunluğundaki bir kısmı, ve tabii ki deniz. Bunları görünce, yine o şarkıyı dinleyesim geliyor. Belki bu geceyi atlatmamda bana yardımcı olur.
İlk notanın girmesiyle, aynı hipnotize edici garip etki sarmalıyor zihnimi. Tam işe yaradı derken, hafızam canlanıyor. Birebir gözümde canlanıyor olanlar. Ayağa kalkıp bağırmamak, duvarları tekmelememek ve hıçkıra hıçkıra ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Hatta kafamın içinde, yapıyorum bile bunları. Ama dışarıdan bakan bir göz, saçma sapan bir şekilde uzaklara dalmış bir adam görebilir bende şu an. Şarkı bitiyor. Bakıyorum müzik çalarıma. Tekrar açıyorum. Sanırım bu gece depresif damarım tutmuş, bu acıdan beslenmek istiyordum. Cebimden not defterimi ve kalemimi çıkarıp bir şeyler çiziktirmeye ve yazmaya başlıyorum. Bu, sabaha kadar bu şekilde devam ediyor. Aynı şarkı ve bu akşam yaşanan o mükemmel(!) olaylar, beynimi yavaş yavaş kazıyıp oraya yerleşiyorlar.
Ve ben; kafam bir işle meşgul olmadığı zamanlarda aklıma gelerek beni rahatsız eden; içten içe kendime, kızmama, avazım çıktığım kadar bağırmak istememe; hatta geçmişe geri dönmeyi isteyecek kadar pişman olmama neden olan bir anıya böylelikle sahip oluyorum.
__0__
08.07.2010 saat 19:04 başlangıç. 17.02.2011 saat 01:34 bitiş.
İlk notanın girmesiyle, aynı hipnotize edici garip etki sarmalıyor zihnimi. Tam işe yaradı derken, hafızam canlanıyor. Birebir gözümde canlanıyor olanlar. Ayağa kalkıp bağırmamak, duvarları tekmelememek ve hıçkıra hıçkıra ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Hatta kafamın içinde, yapıyorum bile bunları. Ama dışarıdan bakan bir göz, saçma sapan bir şekilde uzaklara dalmış bir adam görebilir bende şu an. Şarkı bitiyor. Bakıyorum müzik çalarıma. Tekrar açıyorum. Sanırım bu gece depresif damarım tutmuş, bu acıdan beslenmek istiyordum. Cebimden not defterimi ve kalemimi çıkarıp bir şeyler çiziktirmeye ve yazmaya başlıyorum. Bu, sabaha kadar bu şekilde devam ediyor. Aynı şarkı ve bu akşam yaşanan o mükemmel(!) olaylar, beynimi yavaş yavaş kazıyıp oraya yerleşiyorlar.
Ve ben; kafam bir işle meşgul olmadığı zamanlarda aklıma gelerek beni rahatsız eden; içten içe kendime, kızmama, avazım çıktığım kadar bağırmak istememe; hatta geçmişe geri dönmeyi isteyecek kadar pişman olmama neden olan bir anıya böylelikle sahip oluyorum.
__0__
08.07.2010 saat 19:04 başlangıç. 17.02.2011 saat 01:34 bitiş.