15 Ocak 2011 Cumartesi

Sessizlik Öncesi Fırtına

"Eeh! Yeter be!" diye çemkiriyorum. Hızla kalktığım için yere düşüyor bar taburesi. İki kere sekiyor (tak, tok, tık). Arkama bakmadan çıkış kapısına doğru yol alıyorum.
Neden bu kadar kıskanç olmak zorunda? Aptal kız! Sanki ondan başkasını gözüm görüyor, kulağım duyuyor da!..

Bardan bir hışımla çıkıyorum. Sahil yolu. Yol aydınlatmaları daha bir parlak görünüyor gözlerime. Rahatsız oluyorum. Ner'de bu lanet araba! Bir an önce evime varmak istiyorum. Biraz müzik dinler kendimi avuturum belki. Ya da hırsımı davulumdan çıkartırım. Zillere (tıs, tıs, tas) ve trampete (rapatap) abanırım. 'Kick'in çıkardığı kalın seslerle (dudup) rahatlarım.
Evet, bir an önce eve varmalıyım.
Kafama birkaç damla düşüyor. Klima suyudur deyip iki sokak öteye park ettiğim vasıtama doğru yürümeye devam ediyorum.
Sağanak başlıyor. Yanılmışım. Yaz ortasında yağmur altında kalıyorum. Sahile dizili olan arabaların kaportalarında sesler yükselmeye başlıyor (tıpır, tıpır...). Ben arabama varıncaya kadar, kaldırım kenarında da su birikiyor. Yağmur bu enstrümanı da zevkle değerlendiriyor (şıkır ve şıkır).
Anahtarı çıkarıp tuşa basıyorum. Arabam melodik bir ses çıkarıp (vikup) kilitlerini açıyor (klomp). Sürücü koltuğuna oturup kapıyı sertçe kapatıyorum (tomp).

Yoldayım. Hala bu geceki davranışlarını düşünüyorum Özge'nin. Şimdi bunun zamanı değil. Odaklanmalıyım. İlkokulda bize öğretilenler geliyor aklıma. Neymiş, 'alkollü araba kullanmamalıymışız' da bilmem ne! "Hah!" diye bağırıyorum. Emniyet kemerini de çıkarıp (çıtak) abanıyorum gaza (ının...), bütün trafik polisleri ve öğretmenlere inat. Müzik çalar da bağlanabilen radyomun sesini iyice açıyorum ('Are you dead yet!' diye haykırıyor adamın biri). Arabanın, cama vuran yağmurun ve sileceklerin (kupuv, puv) sesini bastırıyor.Yolun da genişliğine güvenerek teker teker geçmeye başlıyorum arabaları.

Geçtiklerimin sayısını unuttuğumda çıkıyor karşıma beyaz, ikili bir kapı. Her kapının üzerinde bir mezbaha buzdolabı kapısının kolu. Kola bağlı, kapıların açıldığı yere yakın duran ve kapıların boyunca uzanan iki adet çubuk... Hızlıca yaklaşıyorum.
Her iki kapının da alt köşelerinde karşılıklı duran, iki adet, yanıp sönen sarı ışıkla uyanıyorum olaya. Frene asılıp direksiyonu sola kırıyorum. Dönüyorum dönmesine ancak, yağmurdan kayganlaşmış yolda arabam ve içindeki ben, aynı istikamette kayarak yol almaya devam ediyoruz (vıji). Sağ ön camdan dışarıya baktığımda kapılardan birinin altında bir tabela gözüme çarpıyor; 'Hatalıysam Ara: 05...'

Arabanın camları kırıldığında (kıroş) algılarım da oldukça kuvvetleniyor. Sağ cama doğru savrulurken, havada asılı duran emniyet kemerinin metalik ucunu görüyorum. Başım arabanın iyice göçmüş sağ tarafına çarpıyor (çıtark) bu sefer de sol tarafa doğru düşmeye başlıyorum. Sağ şakağımdan ve kulağımdan bir sıvı aktığını hissediyorum (umarım sadece terdir), başımın sol tarafı arabanın direksiyonuna çarpmadan önce. Umarım hava yastıkları zamanında açılır (çıtork) (kubof).
...
Uyandım. Göz kapaklarımı açamayacak kadar bitkin ve halsiz hissediyorum. Neredeyim? Yüzüme doğru yaklaşan direksiyonu hatırlıyorum hayal meyal. Bakmam, bakabilmem lazım. Hafifçe açıyorum gözlerimi. Yarısı beyaz, alt yarısı bej rengi bir duvar. Boynumda da bir tuhaflık var. Sabitleştirilmiş gibi. Ne zamandır uyuyorum? Doğrulmam lazım. Yataktan destek almak için ellerimi dayadığımda bir çeşit yapışkan yüzünden derim geriliyor. Bakıyorum. Bir silikon hortum. Elimin tersinden çıkıp, başımın üzerinde duran bir seruma bağlı. Serumun altındaki haznesine doğru damla damla sıvı akıyor. Sağ tarafımdaki pencereden giren güneş ışığı yüzünden gözüm rahatsız oluyor. Önüme dönüyorum (boynum acıyor). Gözümün önüne beyaz iplikçikler düşüyor. Çekmek için, serum takılı olmayan elimi başıma götürdüğümde anlıyorum sargılı olduğumu. Karşımda bir hasta daha var. Hali benden daha kötü sanırım. Burnundan bir hortum çıkıyor. Üzerindeki beyaz çarşafın altına doğru bir tane daha uzanıyor. Bende de olup olmadığını merak ettiğim için çarşafımı kaldırıyorum.
Baktıktan sonra yastığıma uzanıyorum. Serumun olduğu tarafa baktığımda, filmlerde 'yaşam destek ünitesi' dedikleri aletleri görüyorum. İçlerinde -sanıyorum ki- nabzımı gösteren o monitörden bile var. 'Vay canına! Bunların sessizlerini de çıkartmışlar.' diye düşünüp karşımda yatan hastanın yatağının arkasındaki duvara bakmaya başlıyorum.
Tam o esnada içerisinde bulunduğum odanın kapısı hareket ediyor. İçeriye beyaz önlük giymiş tam sekiz kişi giriyor. İçlerinden biri kır saçlı bir adam. Diğerleri genç. Genç olanlardan, bir kızın boynunda 'Stajyer Doktor' yazılı bir kart görüyorum. Sırtı bana dönük olan kır saçlı, elini kolunu oynatıp bir şeyler anlatıyormuş gibi görünüyor. Ama hiç bir şey söylemiyor. Allah Allah! 'Belki başımdaki sargılardan duyamıyorumdur.' deyip, elimle kulaklarımın üstünde kalan kısmı kaldırıyorum sargıların.
Bana doğru dönüyorlar sonra. Adam görünürde konuşmaya devam ediyor ama herhangi bir ses yok. Duyularıma hitap eden yegane şeyler, oynayan kollar, hareket eden bir dudak ve birkaç öğrencide gördüğüm acıyan bakışlar.
Sürekli bir şeyler anlatan -büyük ihtimalle 'Hoca' olan- adama neler olduğunu sormak için dayanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Cümlelerimi hazırlıyorum zihnimde. Dudaklarımı açıyorum: "..."

Nasıl olur? Ağzımın hareket ettiğini biliyorum. 'Doktor Bey neden bir şey duyamıyorum' diyebilmiş olmam lazım. Kır saçlı, eliyle 'bir dakika' işareti yapıyor bana. Önlüklü grup çıktığı anda içimi bir sıkıntı kaplıyor, bir hararet. Gidip camın koluna asılıyorum. Esen sert bir rüzgardan, cam hızla duvara çarpıyor (...) . Ses yok.
İnanmak istemiyorum sağır olabileceğime. Tekrar yatağıma gidiyorum. Kır saçlı hoca tekrar giriyor odaya. Elinde bir kağıt; bilgisayar çıktısı. Uzatıyor bana. Okuyorum.

'Sayın... falan filan, falan filan...alkollü...trafik kazası...(buraları biliyorum) vesaire... kafatası temporal kemik... bilmem ne... cerrahi müdahale... , yine de kalıcı olarak duyma yetinizin kaybı söz konusudur. Dilerseniz psikolojik yardım...' Kağıdı buruşturup kapının yanındaki teneke çöp kutusuna fırlatıyorum. İçine girmeyip yanına çarpıyor (...). Kızıyorum kendime. Bu duruma kendim gelmiştim. 'Ne zaman çıkabilirim?' demek istiyorum. Ağzımı açıyorum: "..." Cebinden bir not defteri çıkarıyor. Bir şeyler yazıp gösteriyor bana. 'Ne zaman çıkacağını mı soruyorsun?' Yavaşça kafamı sallıyorum. Bir şeyler daha çiziktiriyor: 'Bir iki güne kalmaz çıkabilirsin'.
...

O birkaç gün geçti. Hastane dışındayım. Birkaç kişi ziyaretime geldi. Grup arkadaşlarım, annem, babam, kız kardeşim ve -vicdan azabı duymuş olacak ki- Özge. Konuşamadığımız için pek anlamlı olmadı tabii bu ziyaretler. Neyse! Sonra gönüllerini alırım.
Şu an taksideyim, evime doğru gidiyorum. Şu şehir dışında olan lüks gibi sitelerden birinde dubleks bir ev. İçinde davulum beni bekliyor. Heyecanlıyım.
Kapıdayım. Anahtarı cebimden çıkartırken yere düşürüyorum (...). Alıyorum yerden, kilide sokuyorum (...), çevirip açıyorum kapıyı (...). Böyle böyle sessizliğe alışacağımı umuyorum. Ama yapacağım son bir şey daha var, pes etmeden önce.

Evin bodrumunda davulumun olduğu stüdyoya koşar adım gidiyorum. Ahşap kısımları siyah, toplamda yedi adet zile sahip enstrümanım. Benim cici silahım, 'nota örsüm'. Biraz tozlanmış ama bu beni durduramaz. Bagetleri alıyorum elime. Bileklerimi biraz esnettikten sonra gözümü kapatıp ilk notayı çalıyorum: bir 'crash' (...). Gözümü açıyorum. Ön sol çaprazımda duran, vurduğum zil hareket ediyor, titriyor ama ses yok. Sinirlenip iki kere 'kick' pedalına basıyorum (...), elimdeki bagetlerle trampete abanıyorum (...). Üzerindeki gergin aksam titriyor. Yine ses yok. Lanet olsun!... Deviriyorum enstrüman setimi. Tekmelemeye başlıyorum (...) . Bunu yaparken bile hiç bir ses çıkmaması çileden çıkarıyor beni. Umudum kalmayıncaya (davul setimle birlikte parçalanıncaya) kadar debeleniyorum, yorgun düşene kadar. En sonunda kapıyı çarpıp (...) çıkıyorum bodrumdan.
...
Hastaneden çıkalı bir hafta oldu. Bu esnada pek evimden çıkmadım. Bir iki tane engelli derneğine gittim sadece. Onların da hiç içine girmedim. Döndüm kapılarından. İnternet üzerinden de işaret dili ve dudak okuma teknikleri öğrenmeye başladım. Bu gece tekrar dışarı çıkmayı deneyeceğim. Giyindim. Siyah bir gömlek, beyaz pantolon. Bolca parfüm sıkıyorum. Okyanus kokusunu andırıyor. En son da ucu herhangi bir müzik çalara bağlı olmayan kulak içine giren kulaklıklarımı takıyorum (bunu yapmamın nedeni şu: yolda yürürken bazen insanlar seslenebiliyor. Benimle konuşuyorlar. Ancak duyamadığımı anladıkları zaman, gözlerinde oluşan ifadeye artık tahammül edemiyorum. Bu kulaklıklar yardımıyla püskürtüyorum onları). Evet. Artık hazırım.

Herhangi bir şehrin, lüks semtlerinde bulunabilecek tarzda bir 'çarşı'dayım. Yan yana barlar, kafeler, 'rakı-balıkçı'lar, publar, loungelar. Eğleniyor insanlar. Bazı yerlerde canlı müzik bile var. Adamın biri almış eline gitar, ağız ve el hareketlerinden anladığım kadarıyla -sanıyorum ki- Tarkan'dan 'Kış Güneşi' adlı parçayı seslendiriyor (bu da eğlenmek için geliştirdiğim yeni bir yöntem). Hemen yanındaki 'rakı-balıkçı'da bir dansöz, kırmızı bir elbisesiyle kıvırtıyor. Yanında bir dabukatör hızlı hızlı çalıyor (...). Öteki yanında da bir kemanda ahenkle oynatıyor keman yayını esmer bir adam. Ne çaldıklarını hayal etmeye çalışıyorum. Aklımda 'Mastika' yankılanıyor.

Köşeyi dönüyorum. Çok yoğun bir parfüm kokusu. Ama rahatsız etmiyor. Çok güzel. Japon kiraz çiçeklerinin kokusu. Başımı kaldıramadan bir şeye çarpıyorum. Elime önce kumaş geliyor. Sonra insan teni. Arkam üstü yere düşüyorum. Masal kitaplarından veya animelerden fırlamış gibi duran bir kadın duruyor karşımda. Saçları doğal sarı ve kıvır kıvır, başının iki tarafında uzanıyor. Ufak ve hafif sivri burnu kusursuz simetrik bir çizgi yaratıyor yüzünün ortasında.
Gözlerinin altında sokak ışıklarından zar zor görülen bir düzine çili var. Boyu kısa sayılır. Üzerinde de hoş bir kırmızı elbise var. Düşerken çektiği acıdan kapattığı gözlerini açıyor. İri bir çift gri-mavi arası göz parlayarak bana bakıyor. Biraz sinirli.
Oturduğu yerden bir kaç el hareketi yapmaya başladı. Tam anlamasam da 'kör olup olmadığımı' soruyor sanırım. Hem işaret diliyle hem de konuşarak özür diliyorum ve kalkmasına yardım ediyorum. Boyu göğsümün hizasına ancak geliyor. Tekrar gözlerine bakıyorum ve çok tuhaf bir oyun oynuyor zihnim bana. Bir piyano sesi duyuyorum (dım, dın, dın, dın...). Çok yumuşak ve yavaş bir müzik. Biraz garip hissettiğim için başka yöne bakıyorum. Kesiliyor sesler. Tekrar bakıyorum. Bu sefer de bir yan flüt ekleniyor konçertoya (fü,...). Sonra, ben bakmaya devam ettikçe yani, yaylılar giriyor (kyı, yı, yı...), arkada vurmalıları (durubup, çıngri, tas) duyuyorum. Ağzım kulaklarıma varıyor.
Bu esnada genç kadın şaşkın bir şekilde bana bakıyor. Bir açıklama yapmam gerek. Ağzımdan çıkarabildiğim kelimeler ve 'el işaretlerim'in de yapabildiği kadarıyla şunu söylüyorum: "Hayatımı tekrar güzelleştirdiğiniz için size minnettarım. Dilerseniz önce size kendimi takdim edeyim".
Gülümsemeye başlıyor...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Denemek

"Hayır" diye haykırarak uyandı.
Gördüğü ilk şey koyu bir siyahtı. Daha sonra gözünün alışmasıyla etrafındakileri -tam net olmasa da- seçmeye başladı. Çok şükür, odasındaydı. Az önce gördükleri yüzünden, ter içinde kalmıştı. Bunaldığı için, üzerinde bir tane beyaz gül işlenmiş olan battaniyesini üzerinden attı. On beş yaşındayken babası almıştı ve hala ilk günkü kar beyaz rengini koruyordu. Yataktan kalkarken üzerine alacak bir şeyler aradı ama bulamayınca battaniyesini sırtına alıp ağır adımlarla balkona çıktı. Temiz havanın ona iyi gelebileceğini düşündüğünden derin bir nefes aldı. Havada nedenini bilmediği ve daha önce de hiç düşünmediği bir is kokusu vardı. Aklını daha da bulandırmıştı bu koku. Gökyüzüne baktı. Sadece bir tane yıldız vardı. O da yaydığı cılız ışıkla çok zor görülüyordu.

Haftalardır aynı kabusu görüyordu. İlk başlarda fazla aldırış etmemişti ama bir haftadan fazla tekrar etmesi onu tedirgin etmişti. "Galiba biraz dinlenmeye ihtiyacım var" diyip; babasından kalan yazlığa doğru yola çıktı. İş yerini de gittikten sonra aramış ve durumu anlatmıştı. Her şey planladığı gibi gidiyor, huzur dolu bir tatil için gerekenleri tamamlıyordu. Bu 'sorun'undan tamamen kurtulacağını umut ediyordu. Ve ilk gece, babasından yadigar beyaz güllü battaniyesine sarınıp mışıl mışıl bir uykuya dalmıştı. Ama iyileşen bir şey olmamış, aksine rüyası daha da kötüleşmişti.

Geldiği ilk günden üç hafta geçmişti. İnatçılığı, "ben kendime yeterim, kimseye ihtiyacım yok" düşüncesi ve sorun kabul etmezliği yüzünden, ne kapı dışarı çıkıyor, ne de kendine vakit ayırıyordu. Sürekli uyuyor ve kabusunu yenmeye çalışıyordu. Bu garip davranışları yüzünden komşuları tarafından deli damgasını yemişti bile. Ama onun gördüğü tek şey, düşler alemindeki çıkmazıydı.

Şimdi, gözü tepedeki tek yıldıza kilitlenmişti. Aniden o ufak yıldızın ışığı titremeye başladı. Bir insanın aniden yere yığılırken başının yaptığı hareket gibi hareket etmeye başladı yıldız; yarım bir hilal çizip gözden kayboldu. Ve "O" hayatında bir şeyi ilk defa yaptı. Bir dilekte bulundu. Onun için çok zor bir şeydi; çünkü ömrü boyunca kimseden bir istekte bulunmamıştı. Kafasındaki "sorun"unu çözmeyi diledi. Aciz kalmak istemediğini söyledi. Kimseye ihtiyacı olmadığını düşündüğü için çok pişmandı. Çünkü bir gün, o yıldız gibi yalnız kalarak sönüp gitmek istemiyordu.

Sonra hemen yatağına gitti. Başını rahat yastığına koyup tek şey düşündü: uyumak.

Sınırları görünmeyen bir odadaydı. Siyah bir iskemle oturtulmuştu. Elleri ve ayakları zincirle bağlıydı. Üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah bir kravat ile pantolon bulunmaktaydı. Tıpkı battaniyesinin üzerindeki gül gibi bir rozet vardı yakasında. Her şey tamamdı. Aynı rüyadaydı.

Işıklar söndü. Sesler belirdi. Her tarafından konuşmalar geliyordu ve hiç de sevgi dolu konuşmalar değildi bunlar. Bir kaç tane söz seçebildi aralarından. "Sen acizsin", "Hep yalnız kalacaksın"... ve en son da "Bir daha denemek hataymış". Bu, ona en tanıdık gelen sesten sonra ışıklar tekrar yandı. Tanıdığı bütün insanlar çevresinde toplanmış ona bakıyordu. Hepsini daha rahat görmesi için midir bilinmez, sandalyesi yavaşça bir tur döndü. Kimseden çıt çıkmıyor sadece ona bakıyorlardı.

Işıklar bir daha söndü. Yine aynı sesleri duydu ama bu sefer biraz azalmış gibiydi. Işıklar tekrar açıldığında bakanlar arasından birkaç kişinin eksildiğini gördü.

Yine aynı bakışlar, yine aynı boğucu sesler... Birer ikişer azalıyorlardı ama. Birkaç yanıp sönmeden sonra herkes gitmişti. Bu sefer sadece bir ses duydu. Rüyanın sonuna gelmişti. Işıklar açıldı. Karşısında onu gördü, Deniz'i. Bakınca, "O" na boğuluyormuş hissi veren mavilikteki gözleriyle, tam karşısında duruyordu. Onu her görüşündeki gibi kaybolduğunu, midesinin takla attığını ve göğsünde bir şeyler kıpırdadığını sandı.Tanıdık gelen sesiyle, tanıdık gelen sözü tekrarladı: "Bir daha denemek hataymış".

Sonra her rüyasında olduğu gibi arkasını döndü ve topuklu, kırmızı ayakkabısının sağır edici takırtılarıyla ondan uzaklaşmaya başladı Deniz. Ama bu sefer bir şeyler farklıydı. Çok garip bir güç hissetmeye başladı içinde ve aniden kırıldı bağlandığı zincirler. Koşup arkasından yetişti ve tuttu Deniz''in elinden. Çevirdi kendine. Gözlerine baktı ve ağzından ağırca ve biraz da zaferle umutlanmış bir sesle şu sözler çıktı: "Ben, bak, burada... dimdik ayaktayım. Küsmem sana artık. Vazgeçtim her şeyden. Gitme, kal burada. Acıtmıyor canımı artık gölgen."

Sözler bitti. Baktı yeniden, Deniz'in derin mavi gözlerine. İçindeki ürpertiyle sarıldı ona. Ve son kez söndü ışıklar, bir daha açılmamak üzere.

____o
____

07.01.2008