9 Kasım 2011 Çarşamba

Üf! Yeter Artık

[ Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Gerçekten. Google'da yaptığım "derin" araştırmalar (Yazının başlığını arama çubuğuna yaz. Görsellerde arat. Böyle yaptığın belli olmasın diye ilk birkaç sayfayı geç. Hatta kendine dört yapraklı birkaç tane yonca saplandığını düşünüyorsan, o malum butona bas, feşmekan...) sonucu buldum. Ne var lan orda?.. ]

* Gün geçmiyor ki bir Uşak yolu sonrası daha benim canım sıkılmasın, böyle saçma sapan buraya zırvalamayayım. Güzel tabii güzel olmasına... Amma ve lakin ki; kendi çapında komik olduğunu düşündüğüm bu "şey"leri bulacağım derken göbeğim çatlıyor, kendimle yüzleşiyorum, bir sürü tatsız anıyı aklımdan geçiriyorum, düşünüyorum, daralıyorum vesair. Bunu da belirteyim istedim.

* Tabii ömrünü böyle geçir deseler, valla' billa' koşa koşa yaparım bu işi. Çok ciddi söylüyorum. Hani tek başına kal, gerekirse saatlerce duvara ya da herhangi bir yere saatlerce boş boş bak; ama haftada ya da ayda, artık ne olursa olsun, şöyle eli yüzü düzgün, okunabilir bir şeyler çıkar; yemeğini, yolunu, sodexo'nu (bu de neyse artık; bilmiyorum. "Kalıp espri" kullanmanın müptelasıyım efenim) öderiz deseler; yemin ediyorum size okulu, iyi yaşamayı s.ktir ederim (-Aha da küfür! Neredeydi bu RTÜK'ün numerosu?).

* Bugün bayram tatilinden dönerken fark ettim bundan keyif aldığımı. Yoldayız. Kulaklık da olduğu için kimse ilgilenmiyor benimle. Kendi halimde dışarı bakıyorum (hah tam burada bakmakla görmek arasındaki farka azıcık değinmek istiyorum. Zira, gittiğimiz yerlere, hangi yoldan gittik, yolda neler vardı, pek bilmem; hatırlamam da ben..). O esnada işte bu tip düşünceler geçiyor aklımdan. Ama görseniz nasıl eğleniyorum! Çılgın atıyorum resmen. Öyle.

* Genelde bu halet-i ruhiye'ye (doğru oldu mu bu şimdi? Pek emin olamadım da) ulaştığımda yazasım geliyor. Sanırım, şu son zamanda yazdıklarımın büyük bir kısmı, bundan olma. Bu yüzdendir ki yarısı ya Uşak, ya da İzmir'deki ulaşım yolları ve araçları ile bunların içinde gördüklerim üzerine oluyor. Haliyle pek de bir yere varamıyor zırvaladıklarım...

* Neyse ne...
__
| Yani yirmi bir yıllık ömrümün nereden baksan bi' üçte birini geçirdiğim Uşak hala şaşırtabiliyor beni. Somali'den gelmiş iki gençle konuştum mesela. Başbakana yakın, ünlü bir sanatçı da olmadığım için bunu yapabilmem, haliyle, azıcık zordu ama garip bir şekilde bu da gerçekleşti işte.
Gerçi kendi yerel dillerinden başka bir dil bilmedikleri, sadece son iki aydır İngilizce ve Türkçe öğrenmeye çalıştıkları için muhabbet, isimlerini öğrenmekten öteye pek gidemedi ama yine de iyiydi.

(Açık konuşayım, herhangi bir halkı aşağı görmek gibi, b.ktan bir davranışta bulunduğumu düşünmeyin diye, düşündüm, düşündüm; ama bu maddeye devam etmenin bir yolunu bulamadım. O yüzden böyle saçma sapan bir yerde bitiriyorum).

| Ha size bir tavsiyede bulunayım. Bir ara "badak"ın ne olduğunu öğrenin. Ama adam akıllı bir yerden. Ciddiyim.

İleride kariyer olarak "duvara bakar yazar", "boş gezenin boş kalfası" ya da "kaldırım mühendisi" olmayı düşünüyorum ( ıııy bu sonuncusu iğrençti ben de kabul ediyorum ). Hani şu an için adamakıllı para kazanmak, sabit düzgün ve olağan bir hayat sürmek ( okuyorsa buradan ZBS'ye selam ederim); o kadar uzak kavramlar gibi geliyor ki bana. Korkuyorum. Çünkü bundan yaklaşık bir iki sene önce aklımın ucundan geçmezdi bunlar. Kabul edemezdim bunları olmayı. Böyle bir boşluk yok ya. Anlatamıyorum zaten farkındaysanız. Bilincindeyim böyle yaşamımı sürdüremeyeceğimin. Ama hayatımda ilk defa bir ihtimalin peşinden gidiyorum. "Ya sürdürebilirsem, böyle boş beleş bir şekilde hayatımı?"
Evet; millet gerçekten olmasını umut ettiği bir şeyin (kız, iş, ideal) ihtimali üzerinden hareket eder. Bense korktuğumun üzerine depar atıyorum resmen.
Korkuyorum.

+ Bi' şarkıda diyo' ya hani. Klibi falan da var hatta... Durun siz zahmet etmeyin ben sizin yerinize bulurum...
http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=7FUmBpW-uR8#t=104s

Kafamın içinden bu geçiyor bazı bazı.

| Sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirip, yine sağ şakağına, o parmaklarının ucuyla, hem asker selamı, hem de "düşün" derken yapılan el hareketi gibi hafifçe iki kere dokunur kahramanımız...

Hadi kalın sağlıcakla.

6 Eylül 2011 Salı

Cahilce Yorumların Adamıyım.

| Ölümcül bir sıkılma nasıl bir şeydir bilir misiniz? Aklınıza milyonlarca düşünce gelir. Eğlenceli olanlar, uçuk fikirler, en rezil anlarınız ve daha neler...
Heh işte tam bu esnada elinize kesici bir alet versek, kolunuzu ya boydan boya yarar, ya da faça içinde bırakırsınız. Daha da eğlenceli hale getirmek için, matkap ya da çivi silahıyla da deneyebilirsiniz.
Hatta bu durumu en iyi betimleyecek şekil de şudur: Bütün parmaklarınız kasılı ve araları ardına kadar açık. En öndeki eklemler kıvrık bir şekilde kafanızı tutup, ağzınızı da yırtacak kadar açıyor; ancak hiç ses çıkarmıyorsunuz.

| Mutsuz ve sıkıntılı olduğum zamanlarda kulağımda bir çınlama, bir uğultu duyuyorum. Filmlerden özenme bi' hareketmiş geliyor kulağa, farkındayım. Ama gerçekten böyle ve hani isteyerek yaptığım bir şey değil. Gerçekten duymuyorum da ha, kafamın içinde çalıyor. Anlam veremiyorum. Müzik dinlemezsem de kurtulamıyorum. Öyle; bi' garip.

| Çok acayip rüyalar gördüğümü belki yüzlerce kere söylemişimdir. Hatırlayabilsem hepsinden deli saçması birer öykü çıkar. O derece fenalar. Not aldıklarımdan en garibi şu mesela: "Yüzümde sağ gözüm yerine bir yarıktan çıkan bir dil olması. Ancak ben farkında değilim, hiç de olmamışım. Kendimi hep normal görüyormuşum"
(-Ney, ney? Dil mi?)

|
Kaç kere zombi temalı rüya gördüğümü hatırlamıyorum mesela. Belki yazdığım hikayeyi tamamlarsam, kurtulurum gibi geliyor. Bakalım.

___
*| Evet deli olduğumun ispatı olan şu birkaç tespiti de geride bıraktıktan sonra, daha eğlenceli olanlara geçebiliriz artık ha? Ne dersiniz?..
___

* Geçen gün (geçen gün dediğime bakmayın, bu notu bir dört beş ay önce almışımdır garanti) metroda bir kızın, ufak bir kız çocuğu olan aileye bakışına tanıklık ettim de; evlenip çoluk çocuğa karışma isteğinin somut örneğiydi sanki karşımdaki. Böyle bir anaçlık, bir sevgi doluluk görmedim hayatımda.

* İzmir'de tavuk döner gerçeği: Martı etleri vardı, dürümlerde / Dürümlerde./ Dürümlerde!.. (Teoman-Gemiler melodisiyle)

* Bi' ara da şeyi yazmayı düşünüyorum. Bu "Yedi Uyurlar" var ya. Onlar aslında uyumasalar ve vakit geçirmek için, ful geyiğe sardırmış olsalar nasıl olurdu? Tabii azıcık tarih bilgim olması lazım. Daha kaç sene uyudular onu bile bilmiyorum mesela.

* Flying Daçmin.
(Önce bu:
sonra bu: )

* Bence esas tavşan 23'ten yapılır. Hem, o üçün kıvrıklığı, tavşanın zıplamak için özelleşmiş arka bacaklarını daha iyi temsil ediyor (azıcık belgesele bağladım ama "yabıcak da pek bi' şey yok yani").

* Bi' de şey var şarkı olarak: O çipil gözlerinde / Ben yoktum / yoktum... ("Mevsimler Geçerken" melodisiyle bu da)

* Kafasını sevebildiğim , ufak kara kaplumbağası kadar da sevimli bir hayvan yok bu dünya üzerinde. Gerçi içinin yarısını, kireç renginde "boşaltmayaydı" daha iyiydi ama. Yine de "giderli". Bak sevdirmeyenler o kadar sevimli olmuyo'.

* Deniz Feneri Derneği'nin de hala reklam yapabilmesi... Hem de yüzsüz gibi "Sen yoksan, ben yoksul." diye... İyice...

* Ütopya dediğin, kimsenin zerre sıkılmadığı ortamdır ( "...aga. Heaa anadınmı!" diye bitirseydim bu cümleyi; o kadar filozofun kemikleri sızlardı).

* Naif dediğin de, alkolsüz biranın içinde hacmen 0.05'lik alkolle sarhoş olabilendir.

* İzmir'deki banliyö trenlerinde çatlak camlar var ya hani; heh işte onların, akşamları, yolda giderken, aydan ve elektrik direklerinden yansıyanlarla oluşturdukları ışık oyunları büyülüyor resmen. Özellikle duraklara girerken ve çıkarken.

*

[Grooveshark'ı göremeyen arkadaşlar için adını da yazıyorum şarkının. Başka yerden dinlesinler: Infected Mushroom- Heavy Weight (çoğu yerde böyle ayrı geçiyor ondan böyle yazdım.)]
Şimdi bu şarkı, benim hayatımda dinlediğim en iyi şarkılardan biridir. Hatta bu kadar maddeyi alt alta yazdığım süre boyunca durmaksızın çaldı. Hiç sıkmaz hiç baymaz; ilk sefer dinlediğinizde azıcık "bu ne ya böyle saçma sapan!" diyebilirsiniz, ancak biraz sabır gösterirseniz çok hoşunuza gider; öyle bir şey. Elini ayağını öpmek istiyorum bu şarkıyı yapan mübarek insanların. O derece...

Neyse efendim işte bu şarkıyı dinlerken ben bir şeyi huy edindim; şarkının tam 2. dakika 12. saniyesinde, böyle duraksamalı bir kısım var. Heh işte tam oradayken her seferinde kulak kesilir ve yapabildiğim zamanlarda da, sağ elimi kaldırıp, sanki elimin altında bir tuşlu çalgı varmış gibi ben de vuruş yaparak şarkıya eşlik ederim. Öyle fantastik, hatta fantezik, süpersonik bir şarkıdır benim için (İlk kez nasıl dinlediğim ayrı bir hikaye zaten. Bilenler bilir..).

* Bi' de son olarak orta okuldan beri aklımda olan üç konuya da değinmek suretiyle bu yazıyı artık bitirmek istiyorum. Oku oku siz de baya sıkılmışsınızdır.

Sondan birinci: Kesinlikle "sondan bir önceki" değildir. Birinci dediğimiz kavram, bir sıranın en başındakini temsil eder.

Yaş: Bir insanın yaşı sorulduğunda doldurduğu sene söylenir. İçinde olduğu değil.

Falçata-Maket Bıçağı: Falçata kelimesi İtalyanca kökenli bir kelime olup, ayakkabı yapımcılarının kullandığı eğri bir bıçaktır. Orta çağda savaş kılıcı olarak da kullanılmıştır. Maket bıçağı ise bizlerin el işi dersinde kullandığımızi "tırt-tırt" sesiyle açılıp kapanan bıçaktır. Her ne kadar -şimdi baktım- Wikipedia, ikisinin aynı şey olduğunu iddia etse de durum budur.

| Arz ederim.

31 Mart 2011 Perşembe

İnce, ince...















-Yazıda bulunan bi' şeyle ilgili resim.


| Öncelikle şunu artık itiraf etmek istiyorum; kendi kendime düşünürken, davranırken ve özellikle de bi' şeyler yazarken, sadece üç farklı kişilikten çıkabilecek, üç tane fikir geliyor aklıma. Hangisi daha baskın çıkarsa onu uygulamaya koyuyorum genelde.

| Hatta adları da var; Mahmut, Emre ve Yılmaz. Burada "edebiyat yapıyorum" kisvesi altında zırvaladıklarımın çoğu "Yılmaz"a ait mesela. "Mahmut"u tanımak isteyenler de, Facebook'umda notlar kısmına baksın.

| Bu blogda yazılanlarda böyle tutarsızlıklar olmasının nedeni bu işte.

| Ha Emre'ye n'oldu diyorsan... "Uhm..Ah...this is your pilot speakin'..."
=> Hey psst... Şuna da bak
http://www.youtube.com/watch?v=f0anaCNDvGo

* Bu sabah "sımsıcak" bir aile ortamıydı banliyö. İç içe geldik. Hatta 'trilyon' olan sayımız, bilmem kaç katına çıkıp 'zibilyon' olmuştu indiğimizde.

* Biştim.

* Üremeyin lan biraz! Tamam; kapitalist sistem (*klişe detected*) bize "her şeyden; daha fazla."yı dayatıyor ama destur! İnsanın daha fazlası da istenir mi?!

| Siz o poğaçanın (itiraf ediyorum, gidip yazım kılavuzundan yazılışına baktım) içine iki gram malzeme (mesela kaşar) koyuyorsunuz ya; insanlar onu yiyip, içindekini görünce ne kadar üzülüyor farkında mısınız?

† İnsanlar ne kadar çok hata yaparsa, hatasını kabul etmeyi o kadar çabuk öğrenir ("Practise makes perfect"). Ancak günümüz koşullarında insanlar mükemmeliyetçiliği amaçlayıp, "hatayı sıfıra indir"meye çalışmaktadırlar. Özür dilemek, işte bu yüzden bu kadar mesele haline gelmiştir.

† Ha, bakın bu "Yılmaz"dı mesela...

‡ Siz siz olun, beyin kimyanızla çok fazla oynamayın. Birazdan yazacaklarımı okuyunca, beni şu seksenlerdeki "çiçek abi"ler (zira pek çocuklukları kalmadı artık) görünebilirim ama; bırakın dopaminler özgürce dolaşsın; serotoninler birdir bir oynasın; noradrenalinler aksın, çoğalsın. Bırakın, karışmayın; beyninizi bulandırmayın.

‡ "Let it flow man! Peace!"

/ "Katastrof" sözcüğünden çok güzel efekt olur bence. Biraz düşününce buldum neyin efekti olabileceğini: İçi vazo dolu bir çuvalın, bir binanın birinci katından düşme efekti.

^ Eve geldiğimde, Cnbc-e Finans Kuşağı'nda "Perşembenin Gelişi" diye bi' programla karşılaştım ki, çok acayip. Adam, İtalyan Medici ailesinden bahsedip (şu aralar tekrar Assasin's Creed oynuyorum), Rönesans döneminde bankacılıktan bahsetti (bi' de öçm yüzünden sanat ve felsefe tarihi de öğrendim inceden). Oradan, günümüz para piyasasının nasıl kurulduğunu anlattı. Baya finans tarihi... Bi' de canlı anlatıyo'. Kilitlendim kaldım televizyonun başında. Haftaya yine bu saatlerde açıp bakmaya çalışacağım. Bakalım...

^ Bunun üzerine "Televizyonda güzel şeyler de var galiba. İzlesem mi n'apsam?" diye düşünmeye dalmıştım ki, zap yaparken. "Lale Devri" dizisinin fragmanını gördüm; ve saniyesinde fikrimi beyin kıvrımlarımdan birinin en derin köşesine geri koydum...

^ Nedeni, fragmanda şöyle bir cümle işitmem : "Ben ne kadar hamileysem, sen de o kadar değilsin."

^ o_0

| Bu sefer de böyle, oldu. Bi' daha ne zamana yazarım bilinmez. Görüşürüz.

| Hippie ki-yay

18 Şubat 2011 Cuma

Hep Aynı Şarkı

Uyan+Hidden Track (Şu ince çubuğun sonundakini dinleyeceksin; eğer tabii istersen...)


Günlerden herhangi bir cuma. Yine bilgisayarımın başındayım. Her zaman yaptığım gibi müzik açıyorum öylesine. Huyumdur şarkı isimlerine bakmam pek. Bir süredir kafamı meşgul eden bir kızla, şu herkesin kullandığı sohbet programı üzerinden muhabbet ediyorum aynı zamanda. Bu akşam, arasında onun da bulunduğu bir arkadaş grubuyla bir konser izlemeye gideceğiz. Eğlenceli olacak. Yani en azından ben öyle tahmin ediyorum.
Saat kaçta buluşacağımızı konuştuktan sonra hazırlanmak için banyoya gidiyorum. Şampuan. Liflen. Bu arada içeride açtığım müziğin sesi. Boğuk da olsa geliyor. Kurulan iyice. Çık. Tekrar oturuyorum bilgisayarın başına. Vakit geçiyor. Müziğin çoktan susmuş olduğunu fark etmiyorum, öylesine internette dolanıp bir şeyler okurken. Biraz daha harcıyorum zamanımı. Telefonuma mesaj gelmiş bu arada: "Hadi geldik biz, nerdesin?"
Sonra çok acayip bir ses duyuyorum bilgisayarın hoparlörlerinden. Şarkının adına bakıyorum. "Allah Allah bunda böyle bir şey yoktu ki. Neyse..." diyip dinlemeye başlıyorum.

Hep derler, "Gitar ağlar" diye. Değil. Aynı şey değil bu. İçim ürperiyor şarkı ilerledikçe. Melodi, temel olarak tanıdık. Ancak daha yumuşak ve yavaş. Bir sıkıntı kaplıyor içimi. Neden bu kadar kötü olduğumu anlayamıyorum ve buna karşın garip bir haz duyuyorum dinlerken. Bir uyarı, bir mesaj taşıyor gibi şarkı. Benim için. Ama dinlemekten kendimi alıkoyamıyorum. Unutuyorum her şeyi aynı zamanda. Derinliği sarmalıyor beni...

Garip, çok garip hissediyorum.

Yaklaşık on sekiz dakika süren istemsiz bir trans halinden, şarkının bitmesiyle kurtuluyorum. Saate bakıyorum. Yarım saat geç kalmışım. Bir yirmi dakika da yolda harcayacağım. Of! Ne güzeldi o şarkıyı dinlemek. "Sanırım yolda da dinleceğim" diyerek, Müzik çalarımı alıyorum ve sahilden yürüyerek gitmek üzere evden çıkabiliyorum; nihayet!

Fiziken sahildeyim ve yürüyorum. Ancak aklım bambaşka yerlerde. Kulağımda yine aynı şarkı. Yürürken, şehir ışıklarının deniz yüzeyinde oluşturduğu, sarı ve turuncu renkli, yalancı yakamozlara bakıyorum. Gerçeğinin yerini tutmasa da, bu bile o kadar güzel görünüyor ki! Zihnim bu kadar hoş, görsel ve işitsel uyaranla sarhoş olakoysun; ben yolun yarısından fazlasını katetmiştim bile. Bir beş dakika daha süren, hipnotik yürümeden sonra, geldim konseri izleyeceğimiz barın önüne. Bekliyorum ama. Bekliyorum ki şarkı bitsin. Evet, aynen bir bağımlı gibi bırakamıyorum. Boş boş etrafıma bakıyorum, öylece dururken. İnsanlar geçiyor önümden arkamdan.

Son notanın da çalınmasıyla, üzerimdeki o mayıştıran, uysallaştıran, hüzne boğan etki yavaş yavaş kalkıyor. Ve ben, olacaklardan habersiz, içeriye giriyorum.
____

Küçükken, her yaz gittiğimiz bir sahil kasabası vardı. Ailecek gider, küçük, ama şirin mi şirin bir pansiyonda kalırdık. O zamanlar neden burada kaldığımızı hiç anlamıyordum. Şehre ve denize çok uzaktı çünkü. Devamlı gitmeye başlayışımızın ilk yıllarında, pek de hoşnut değildim aslında, böyle bir tatil geçirmekten. Ta ki barındırdığı harikulade doğa harikasıyla tanışana kadar...

Güneşin, gözümü çok fena halde aldığı bir sabah, pansiyonun dışına dolaşmaya çıkmıştım. Arka tarafına dolaştım. Sarp bir kayalığın üstüne kurulmuştu pansiyon. Kayalık da denize sıfır. Hiç kenarına kadar gitme cesaretini gösterememiştim o güne kadar. Çağrısına direnemedim daha fazla. Ağır adımlarla, ellerim cebimde, yerdeki, üzerinde çiğ oluşmuş çimenleri eze eze gittim kıyıya. Aşağıya baktım. Üzerinde bulunduğum kayalık, dalgaların çarpa çarpa oymaya başladığı alt kısmında, denizle seksen derecelik bir açı yapıp, bir yalıyar oluşturmuştu. Aşağıya düştüğümde olabilecekler konusunda kurduğum hayalin neticesinde, biraz ürperdim. Kafamı geriye çektim ve sağ tarafıma baktığımda bir toprak yolun, hafif bir eğimle aşağıya doğru inmekte olduğunu gördüm. Patika biraz ilerleyip sola, kayalıktan ileriye doğru uzanan bir çıkıntıya doğru ilerliyordu. Ve çıkıntının ucunda da gövdesi eğik ama biraz dayanıklı, ufak oval yaprakları da gayet canlı görünen bir tane ağaç duruyordu. "Gölgesine yatıp biraz soluklanmak." gibi bir fikir geçmişti kafamdan; aşağıya düşme korkumu unutarak. Dikkatlice yürüdüm. Çöktüm ağacın gölgesine.
O anda "Huzur" kelimesinin anlamına vakıf olmuştum. Kafamdaki düşüncelerden tamamen arınmış şekilde, bu eşini benzerini bir daha bulamadığım yerde bulmuştum dinginliği. "O yaştaki bir çocuk n'apsın iç huzurunu?" demeyin hiç. O yerin, "Benim bölgem"in,
bana hissettirdiği duygulara en yakın olan kelime "huzur"dur.

Sonraki tatillerimde, boş vakitlerimi hep burada geçirmeye çalıştım. Her defasında da bir farklı bir güzelliğiyle karşılaştım "bölgem"in. Bir seferinde, hatırlıyorum, bir serçe yuva yapmıştı dallarına. Bütün yazımı kuş sesleri eşliğinde kitap okuyarak, dinlenerek geçirdim.

Ne kadar süre, tatillerimi bu şekilde geçirdiğimi hatırlamıyorum. Oradayken hissettiklerim hiç beni bırakmayacakmış gibiydi. Yeri belliydi çünkü. Koskoca ağaç, ayaklanıp gidecek hali yoktu ya! Bana kattığı o tarifsiz 'şey' için yanına gidip, vakit geçirmem yeterliydi.

Bir kaç sene önceydi; yaz yağmurunun toprağı yumuşattığı bir gün, ağaca sırtımı dayamış, ellerimi de kavuşturup başımın arkasına koymuştum. Yaprakların arasından gün ışığını ve bulutları izlemeye başladım bu şekilde. Mest olmuştum sanki. Aşağıdan gelen dalga sesleri ile her zamanki gibi, çok derin şeyler üzerine düşünmeden, anın ve 'bölgem'in tadını çıkartıyordum.

Derken ufak bir sarsıntıyla irkilip, hafifçe doğruldum. Sonra toprak kayma sesleri duymaya başladım. Bunlara dal gibi bir şeylerin kopma sesi eklendi. Ne olduğunu anlamamıştım başta? Ancak, ben kafamı hareket ettirmeden, görüntünün yukarı doğru kaymasıyla anlayabildim durumu. "Bölgem" ve haliyle üstünde olan ben, eğer bir şeyler yapamazsam, suyun dibini boylayacaktık. Hızlı bir hareketle ayağa kalktım. Bu esnada, ağacın da üstünde bulunduğu toprak parçası kopmaya ve aşağıya doğru kaymaya devam ediyordu. Hiç arkama ve yere bakmadan iki-üç adım attım. Yetişemeyeceğimi sezdiğim anda da bacaklarımın el verdiği kadar güçle karşıya doğru atladım ellerimi uzatarak...

Karşıya varmıştım ancak, sadece karnımdan yukarısı toprağın üstündeydi. Bacaklarım ise üstüne basıp destek alacak bir taş parçası veya çıkıntı arıyordu. Tam bu sırada, bir cismin yüksekten suya düştüğünde çıkaracağı sesi duydum arkamdan. Önüme bakındım. Ellerimle tutunmaya çalıştım, taşa, çimene... Elimde kaldı hepsi. Yavaş yavaş gücüm tükenmeye başlıyordu. "Artık tamam, buraya kadarmış." diye düşünürken, 'ağaç'ın kopmuş köklerinden birini gördüm. Son bir gayretle hamle ettim. İki elimle zar zor tutunduğum kök parçası gayet iyi dayanıyordu. Kalan son kuvvetimi de kendimi yukarıya çekmek için harcadım. Kalbim bando trampeti ritminde, nefes nefese ve sırt üstü ıslak toprağın üzerinde yatarken, sağ elim, hala kök parçasının üzerinde duruyordu.

Yaklaşık beş dakika sonra toparlayabildim kendimi. Doğrulup, bacaklarımı karnıma doğru çekmiş, el bileklerim dizlerimde oturmaya başladım. Gökyüzüne baktım; boğuk ve sıkıcı bir hava. Neden sonra ağaca ne olduğunu merak ettim. Öne doğru seğirtip ellerimi, üzerinde hala çırpınmalarımın izleri olan toprak parçasının kenarına koydum. Dizlerim toprağa dayalı, baktım aşağıya. İşte, oradaydı "bölgem", ya da daha doğrusu, ondan kalanlar. Ağacım, bir kaç dalını kaybetmiş, yalıyardaki sivri kayalara çarpa çarpa yüzüyordu aşağıda. Üstünde kök saldığı parça çoktan dibe batmış olmalıydı ki; göremiyordum. O zamanlar dramatize etmeyi ve kişileştirmeyi çok seven ben ise, aklımdan şunlardan geçiriyordum: "İstediği, özgür kalıp, hep uzaktan baktığı, o mavi güzelliğe kavuşmaktı sanırım. Denizin istediği ise...hıh, her neyse, o işte..." Olayların nasıl geliştiğini pek idrak edememiştim ilk başta. Bildiğim tek şey vardı o da...

-"o", beni fevkalade hissettiren; gitmişti-. Bardan az önce çıktık. Hava almam lazım. Derin derin nefes alıp veriyorum. Her nefes alışında kalbi niye sıkışır gibi olur ki insanın? Hem daha sigaraya bile başlamadım daha. İçim, içtiklerim ve az önce tam önümde gerçekleşen milyon tane garip olaydan ötürü çöplüğe dönmüş durumda. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı hiç bilemiyorum. Herkes birbirine "şimdi ne yapacağız?" der gibi bakıyor. Bunalıp daralıyorum. En çok canımı sıkan da onun...

-"Bize gidelim mi? Sabahlarız, film falan izleriz!"

Bu fikre hemen atlıyorum. Yalnız kalmamam; düşünmemem lazım. Şu an yeterince b.ktan bir his oturmuş durumda zaten içimde. Bir de bunun dozajının artmasını hiç çekemem. Gerekirse sabahlar, yine de, uykudan
önceki, kendimi ve o gün başımdan geçenleri şöyle bir tarttığım o üç-beş dakikayı yaşamam.

...

Bütün arkadaşlarım uyudu. Ben, ayaktayım. Şu an evinde bulunduğum arkadaşın odasındayım. Çalışma masasına geçiyorum. Önümde bir pencere var. Denize bakan pencereden görünenler: apartmanın arka bahçesindeki asmalar, iki adet apartman binası ve aralarından görünen, akşam bara giderken yürüdüğüm sahil şeridinin bir metre uzunluğundaki bir kısmı, ve tabii ki deniz. Bunları görünce, yine o şarkıyı dinleyesim geliyor. Belki bu geceyi atlatmamda bana yardımcı olur.

İlk notanın girmesiyle, aynı hipnotize edici garip etki sarmalıyor zihnimi. Tam işe yaradı derken, hafızam canlanıyor. Birebir gözümde canlanıyor olanlar. Ayağa kalkıp bağırmamak, duvarları tekmelememek ve hıçkıra hıçkıra ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Hatta kafamın içinde, yapıyorum bile bunları. Ama dışarıdan bakan bir göz, saçma sapan bir şekilde uzaklara dalmış bir adam görebilir bende şu an. Şarkı bitiyor. Bakıyorum müzik çalarıma. Tekrar açıyorum. Sanırım bu gece depresif damarım tutmuş, bu acıdan beslenmek istiyordum. Cebimden not defterimi ve kalemimi çıkarıp bir şeyler çiziktirmeye ve yazmaya başlıyorum. Bu, sabaha kadar bu şekilde devam ediyor. Aynı şarkı ve bu akşam yaşanan o mükemmel(!) olaylar, beynimi yavaş yavaş kazıyıp oraya yerleşiyorlar.

Ve ben; kafam bir işle meşgul olmadığı zamanlarda aklıma gelerek beni rahatsız eden; içten içe kendime, kızmama, avazım çıktığım kadar bağırmak istememe; hatta geçmişe geri dönmeyi isteyecek kadar pişman olmama neden olan bir anıya böylelikle sahip oluyorum.

__0__
08.07.2010 saat 19:04 başlangıç. 17.02.2011 saat 01:34 bitiş.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Sessizlik Öncesi Fırtına

"Eeh! Yeter be!" diye çemkiriyorum. Hızla kalktığım için yere düşüyor bar taburesi. İki kere sekiyor (tak, tok, tık). Arkama bakmadan çıkış kapısına doğru yol alıyorum.
Neden bu kadar kıskanç olmak zorunda? Aptal kız! Sanki ondan başkasını gözüm görüyor, kulağım duyuyor da!..

Bardan bir hışımla çıkıyorum. Sahil yolu. Yol aydınlatmaları daha bir parlak görünüyor gözlerime. Rahatsız oluyorum. Ner'de bu lanet araba! Bir an önce evime varmak istiyorum. Biraz müzik dinler kendimi avuturum belki. Ya da hırsımı davulumdan çıkartırım. Zillere (tıs, tıs, tas) ve trampete (rapatap) abanırım. 'Kick'in çıkardığı kalın seslerle (dudup) rahatlarım.
Evet, bir an önce eve varmalıyım.
Kafama birkaç damla düşüyor. Klima suyudur deyip iki sokak öteye park ettiğim vasıtama doğru yürümeye devam ediyorum.
Sağanak başlıyor. Yanılmışım. Yaz ortasında yağmur altında kalıyorum. Sahile dizili olan arabaların kaportalarında sesler yükselmeye başlıyor (tıpır, tıpır...). Ben arabama varıncaya kadar, kaldırım kenarında da su birikiyor. Yağmur bu enstrümanı da zevkle değerlendiriyor (şıkır ve şıkır).
Anahtarı çıkarıp tuşa basıyorum. Arabam melodik bir ses çıkarıp (vikup) kilitlerini açıyor (klomp). Sürücü koltuğuna oturup kapıyı sertçe kapatıyorum (tomp).

Yoldayım. Hala bu geceki davranışlarını düşünüyorum Özge'nin. Şimdi bunun zamanı değil. Odaklanmalıyım. İlkokulda bize öğretilenler geliyor aklıma. Neymiş, 'alkollü araba kullanmamalıymışız' da bilmem ne! "Hah!" diye bağırıyorum. Emniyet kemerini de çıkarıp (çıtak) abanıyorum gaza (ının...), bütün trafik polisleri ve öğretmenlere inat. Müzik çalar da bağlanabilen radyomun sesini iyice açıyorum ('Are you dead yet!' diye haykırıyor adamın biri). Arabanın, cama vuran yağmurun ve sileceklerin (kupuv, puv) sesini bastırıyor.Yolun da genişliğine güvenerek teker teker geçmeye başlıyorum arabaları.

Geçtiklerimin sayısını unuttuğumda çıkıyor karşıma beyaz, ikili bir kapı. Her kapının üzerinde bir mezbaha buzdolabı kapısının kolu. Kola bağlı, kapıların açıldığı yere yakın duran ve kapıların boyunca uzanan iki adet çubuk... Hızlıca yaklaşıyorum.
Her iki kapının da alt köşelerinde karşılıklı duran, iki adet, yanıp sönen sarı ışıkla uyanıyorum olaya. Frene asılıp direksiyonu sola kırıyorum. Dönüyorum dönmesine ancak, yağmurdan kayganlaşmış yolda arabam ve içindeki ben, aynı istikamette kayarak yol almaya devam ediyoruz (vıji). Sağ ön camdan dışarıya baktığımda kapılardan birinin altında bir tabela gözüme çarpıyor; 'Hatalıysam Ara: 05...'

Arabanın camları kırıldığında (kıroş) algılarım da oldukça kuvvetleniyor. Sağ cama doğru savrulurken, havada asılı duran emniyet kemerinin metalik ucunu görüyorum. Başım arabanın iyice göçmüş sağ tarafına çarpıyor (çıtark) bu sefer de sol tarafa doğru düşmeye başlıyorum. Sağ şakağımdan ve kulağımdan bir sıvı aktığını hissediyorum (umarım sadece terdir), başımın sol tarafı arabanın direksiyonuna çarpmadan önce. Umarım hava yastıkları zamanında açılır (çıtork) (kubof).
...
Uyandım. Göz kapaklarımı açamayacak kadar bitkin ve halsiz hissediyorum. Neredeyim? Yüzüme doğru yaklaşan direksiyonu hatırlıyorum hayal meyal. Bakmam, bakabilmem lazım. Hafifçe açıyorum gözlerimi. Yarısı beyaz, alt yarısı bej rengi bir duvar. Boynumda da bir tuhaflık var. Sabitleştirilmiş gibi. Ne zamandır uyuyorum? Doğrulmam lazım. Yataktan destek almak için ellerimi dayadığımda bir çeşit yapışkan yüzünden derim geriliyor. Bakıyorum. Bir silikon hortum. Elimin tersinden çıkıp, başımın üzerinde duran bir seruma bağlı. Serumun altındaki haznesine doğru damla damla sıvı akıyor. Sağ tarafımdaki pencereden giren güneş ışığı yüzünden gözüm rahatsız oluyor. Önüme dönüyorum (boynum acıyor). Gözümün önüne beyaz iplikçikler düşüyor. Çekmek için, serum takılı olmayan elimi başıma götürdüğümde anlıyorum sargılı olduğumu. Karşımda bir hasta daha var. Hali benden daha kötü sanırım. Burnundan bir hortum çıkıyor. Üzerindeki beyaz çarşafın altına doğru bir tane daha uzanıyor. Bende de olup olmadığını merak ettiğim için çarşafımı kaldırıyorum.
Baktıktan sonra yastığıma uzanıyorum. Serumun olduğu tarafa baktığımda, filmlerde 'yaşam destek ünitesi' dedikleri aletleri görüyorum. İçlerinde -sanıyorum ki- nabzımı gösteren o monitörden bile var. 'Vay canına! Bunların sessizlerini de çıkartmışlar.' diye düşünüp karşımda yatan hastanın yatağının arkasındaki duvara bakmaya başlıyorum.
Tam o esnada içerisinde bulunduğum odanın kapısı hareket ediyor. İçeriye beyaz önlük giymiş tam sekiz kişi giriyor. İçlerinden biri kır saçlı bir adam. Diğerleri genç. Genç olanlardan, bir kızın boynunda 'Stajyer Doktor' yazılı bir kart görüyorum. Sırtı bana dönük olan kır saçlı, elini kolunu oynatıp bir şeyler anlatıyormuş gibi görünüyor. Ama hiç bir şey söylemiyor. Allah Allah! 'Belki başımdaki sargılardan duyamıyorumdur.' deyip, elimle kulaklarımın üstünde kalan kısmı kaldırıyorum sargıların.
Bana doğru dönüyorlar sonra. Adam görünürde konuşmaya devam ediyor ama herhangi bir ses yok. Duyularıma hitap eden yegane şeyler, oynayan kollar, hareket eden bir dudak ve birkaç öğrencide gördüğüm acıyan bakışlar.
Sürekli bir şeyler anlatan -büyük ihtimalle 'Hoca' olan- adama neler olduğunu sormak için dayanılmaz bir istek duyuyorum içimde. Cümlelerimi hazırlıyorum zihnimde. Dudaklarımı açıyorum: "..."

Nasıl olur? Ağzımın hareket ettiğini biliyorum. 'Doktor Bey neden bir şey duyamıyorum' diyebilmiş olmam lazım. Kır saçlı, eliyle 'bir dakika' işareti yapıyor bana. Önlüklü grup çıktığı anda içimi bir sıkıntı kaplıyor, bir hararet. Gidip camın koluna asılıyorum. Esen sert bir rüzgardan, cam hızla duvara çarpıyor (...) . Ses yok.
İnanmak istemiyorum sağır olabileceğime. Tekrar yatağıma gidiyorum. Kır saçlı hoca tekrar giriyor odaya. Elinde bir kağıt; bilgisayar çıktısı. Uzatıyor bana. Okuyorum.

'Sayın... falan filan, falan filan...alkollü...trafik kazası...(buraları biliyorum) vesaire... kafatası temporal kemik... bilmem ne... cerrahi müdahale... , yine de kalıcı olarak duyma yetinizin kaybı söz konusudur. Dilerseniz psikolojik yardım...' Kağıdı buruşturup kapının yanındaki teneke çöp kutusuna fırlatıyorum. İçine girmeyip yanına çarpıyor (...). Kızıyorum kendime. Bu duruma kendim gelmiştim. 'Ne zaman çıkabilirim?' demek istiyorum. Ağzımı açıyorum: "..." Cebinden bir not defteri çıkarıyor. Bir şeyler yazıp gösteriyor bana. 'Ne zaman çıkacağını mı soruyorsun?' Yavaşça kafamı sallıyorum. Bir şeyler daha çiziktiriyor: 'Bir iki güne kalmaz çıkabilirsin'.
...

O birkaç gün geçti. Hastane dışındayım. Birkaç kişi ziyaretime geldi. Grup arkadaşlarım, annem, babam, kız kardeşim ve -vicdan azabı duymuş olacak ki- Özge. Konuşamadığımız için pek anlamlı olmadı tabii bu ziyaretler. Neyse! Sonra gönüllerini alırım.
Şu an taksideyim, evime doğru gidiyorum. Şu şehir dışında olan lüks gibi sitelerden birinde dubleks bir ev. İçinde davulum beni bekliyor. Heyecanlıyım.
Kapıdayım. Anahtarı cebimden çıkartırken yere düşürüyorum (...). Alıyorum yerden, kilide sokuyorum (...), çevirip açıyorum kapıyı (...). Böyle böyle sessizliğe alışacağımı umuyorum. Ama yapacağım son bir şey daha var, pes etmeden önce.

Evin bodrumunda davulumun olduğu stüdyoya koşar adım gidiyorum. Ahşap kısımları siyah, toplamda yedi adet zile sahip enstrümanım. Benim cici silahım, 'nota örsüm'. Biraz tozlanmış ama bu beni durduramaz. Bagetleri alıyorum elime. Bileklerimi biraz esnettikten sonra gözümü kapatıp ilk notayı çalıyorum: bir 'crash' (...). Gözümü açıyorum. Ön sol çaprazımda duran, vurduğum zil hareket ediyor, titriyor ama ses yok. Sinirlenip iki kere 'kick' pedalına basıyorum (...), elimdeki bagetlerle trampete abanıyorum (...). Üzerindeki gergin aksam titriyor. Yine ses yok. Lanet olsun!... Deviriyorum enstrüman setimi. Tekmelemeye başlıyorum (...) . Bunu yaparken bile hiç bir ses çıkmaması çileden çıkarıyor beni. Umudum kalmayıncaya (davul setimle birlikte parçalanıncaya) kadar debeleniyorum, yorgun düşene kadar. En sonunda kapıyı çarpıp (...) çıkıyorum bodrumdan.
...
Hastaneden çıkalı bir hafta oldu. Bu esnada pek evimden çıkmadım. Bir iki tane engelli derneğine gittim sadece. Onların da hiç içine girmedim. Döndüm kapılarından. İnternet üzerinden de işaret dili ve dudak okuma teknikleri öğrenmeye başladım. Bu gece tekrar dışarı çıkmayı deneyeceğim. Giyindim. Siyah bir gömlek, beyaz pantolon. Bolca parfüm sıkıyorum. Okyanus kokusunu andırıyor. En son da ucu herhangi bir müzik çalara bağlı olmayan kulak içine giren kulaklıklarımı takıyorum (bunu yapmamın nedeni şu: yolda yürürken bazen insanlar seslenebiliyor. Benimle konuşuyorlar. Ancak duyamadığımı anladıkları zaman, gözlerinde oluşan ifadeye artık tahammül edemiyorum. Bu kulaklıklar yardımıyla püskürtüyorum onları). Evet. Artık hazırım.

Herhangi bir şehrin, lüks semtlerinde bulunabilecek tarzda bir 'çarşı'dayım. Yan yana barlar, kafeler, 'rakı-balıkçı'lar, publar, loungelar. Eğleniyor insanlar. Bazı yerlerde canlı müzik bile var. Adamın biri almış eline gitar, ağız ve el hareketlerinden anladığım kadarıyla -sanıyorum ki- Tarkan'dan 'Kış Güneşi' adlı parçayı seslendiriyor (bu da eğlenmek için geliştirdiğim yeni bir yöntem). Hemen yanındaki 'rakı-balıkçı'da bir dansöz, kırmızı bir elbisesiyle kıvırtıyor. Yanında bir dabukatör hızlı hızlı çalıyor (...). Öteki yanında da bir kemanda ahenkle oynatıyor keman yayını esmer bir adam. Ne çaldıklarını hayal etmeye çalışıyorum. Aklımda 'Mastika' yankılanıyor.

Köşeyi dönüyorum. Çok yoğun bir parfüm kokusu. Ama rahatsız etmiyor. Çok güzel. Japon kiraz çiçeklerinin kokusu. Başımı kaldıramadan bir şeye çarpıyorum. Elime önce kumaş geliyor. Sonra insan teni. Arkam üstü yere düşüyorum. Masal kitaplarından veya animelerden fırlamış gibi duran bir kadın duruyor karşımda. Saçları doğal sarı ve kıvır kıvır, başının iki tarafında uzanıyor. Ufak ve hafif sivri burnu kusursuz simetrik bir çizgi yaratıyor yüzünün ortasında.
Gözlerinin altında sokak ışıklarından zar zor görülen bir düzine çili var. Boyu kısa sayılır. Üzerinde de hoş bir kırmızı elbise var. Düşerken çektiği acıdan kapattığı gözlerini açıyor. İri bir çift gri-mavi arası göz parlayarak bana bakıyor. Biraz sinirli.
Oturduğu yerden bir kaç el hareketi yapmaya başladı. Tam anlamasam da 'kör olup olmadığımı' soruyor sanırım. Hem işaret diliyle hem de konuşarak özür diliyorum ve kalkmasına yardım ediyorum. Boyu göğsümün hizasına ancak geliyor. Tekrar gözlerine bakıyorum ve çok tuhaf bir oyun oynuyor zihnim bana. Bir piyano sesi duyuyorum (dım, dın, dın, dın...). Çok yumuşak ve yavaş bir müzik. Biraz garip hissettiğim için başka yöne bakıyorum. Kesiliyor sesler. Tekrar bakıyorum. Bu sefer de bir yan flüt ekleniyor konçertoya (fü,...). Sonra, ben bakmaya devam ettikçe yani, yaylılar giriyor (kyı, yı, yı...), arkada vurmalıları (durubup, çıngri, tas) duyuyorum. Ağzım kulaklarıma varıyor.
Bu esnada genç kadın şaşkın bir şekilde bana bakıyor. Bir açıklama yapmam gerek. Ağzımdan çıkarabildiğim kelimeler ve 'el işaretlerim'in de yapabildiği kadarıyla şunu söylüyorum: "Hayatımı tekrar güzelleştirdiğiniz için size minnettarım. Dilerseniz önce size kendimi takdim edeyim".
Gülümsemeye başlıyor...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Denemek

"Hayır" diye haykırarak uyandı.
Gördüğü ilk şey koyu bir siyahtı. Daha sonra gözünün alışmasıyla etrafındakileri -tam net olmasa da- seçmeye başladı. Çok şükür, odasındaydı. Az önce gördükleri yüzünden, ter içinde kalmıştı. Bunaldığı için, üzerinde bir tane beyaz gül işlenmiş olan battaniyesini üzerinden attı. On beş yaşındayken babası almıştı ve hala ilk günkü kar beyaz rengini koruyordu. Yataktan kalkarken üzerine alacak bir şeyler aradı ama bulamayınca battaniyesini sırtına alıp ağır adımlarla balkona çıktı. Temiz havanın ona iyi gelebileceğini düşündüğünden derin bir nefes aldı. Havada nedenini bilmediği ve daha önce de hiç düşünmediği bir is kokusu vardı. Aklını daha da bulandırmıştı bu koku. Gökyüzüne baktı. Sadece bir tane yıldız vardı. O da yaydığı cılız ışıkla çok zor görülüyordu.

Haftalardır aynı kabusu görüyordu. İlk başlarda fazla aldırış etmemişti ama bir haftadan fazla tekrar etmesi onu tedirgin etmişti. "Galiba biraz dinlenmeye ihtiyacım var" diyip; babasından kalan yazlığa doğru yola çıktı. İş yerini de gittikten sonra aramış ve durumu anlatmıştı. Her şey planladığı gibi gidiyor, huzur dolu bir tatil için gerekenleri tamamlıyordu. Bu 'sorun'undan tamamen kurtulacağını umut ediyordu. Ve ilk gece, babasından yadigar beyaz güllü battaniyesine sarınıp mışıl mışıl bir uykuya dalmıştı. Ama iyileşen bir şey olmamış, aksine rüyası daha da kötüleşmişti.

Geldiği ilk günden üç hafta geçmişti. İnatçılığı, "ben kendime yeterim, kimseye ihtiyacım yok" düşüncesi ve sorun kabul etmezliği yüzünden, ne kapı dışarı çıkıyor, ne de kendine vakit ayırıyordu. Sürekli uyuyor ve kabusunu yenmeye çalışıyordu. Bu garip davranışları yüzünden komşuları tarafından deli damgasını yemişti bile. Ama onun gördüğü tek şey, düşler alemindeki çıkmazıydı.

Şimdi, gözü tepedeki tek yıldıza kilitlenmişti. Aniden o ufak yıldızın ışığı titremeye başladı. Bir insanın aniden yere yığılırken başının yaptığı hareket gibi hareket etmeye başladı yıldız; yarım bir hilal çizip gözden kayboldu. Ve "O" hayatında bir şeyi ilk defa yaptı. Bir dilekte bulundu. Onun için çok zor bir şeydi; çünkü ömrü boyunca kimseden bir istekte bulunmamıştı. Kafasındaki "sorun"unu çözmeyi diledi. Aciz kalmak istemediğini söyledi. Kimseye ihtiyacı olmadığını düşündüğü için çok pişmandı. Çünkü bir gün, o yıldız gibi yalnız kalarak sönüp gitmek istemiyordu.

Sonra hemen yatağına gitti. Başını rahat yastığına koyup tek şey düşündü: uyumak.

Sınırları görünmeyen bir odadaydı. Siyah bir iskemle oturtulmuştu. Elleri ve ayakları zincirle bağlıydı. Üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah bir kravat ile pantolon bulunmaktaydı. Tıpkı battaniyesinin üzerindeki gül gibi bir rozet vardı yakasında. Her şey tamamdı. Aynı rüyadaydı.

Işıklar söndü. Sesler belirdi. Her tarafından konuşmalar geliyordu ve hiç de sevgi dolu konuşmalar değildi bunlar. Bir kaç tane söz seçebildi aralarından. "Sen acizsin", "Hep yalnız kalacaksın"... ve en son da "Bir daha denemek hataymış". Bu, ona en tanıdık gelen sesten sonra ışıklar tekrar yandı. Tanıdığı bütün insanlar çevresinde toplanmış ona bakıyordu. Hepsini daha rahat görmesi için midir bilinmez, sandalyesi yavaşça bir tur döndü. Kimseden çıt çıkmıyor sadece ona bakıyorlardı.

Işıklar bir daha söndü. Yine aynı sesleri duydu ama bu sefer biraz azalmış gibiydi. Işıklar tekrar açıldığında bakanlar arasından birkaç kişinin eksildiğini gördü.

Yine aynı bakışlar, yine aynı boğucu sesler... Birer ikişer azalıyorlardı ama. Birkaç yanıp sönmeden sonra herkes gitmişti. Bu sefer sadece bir ses duydu. Rüyanın sonuna gelmişti. Işıklar açıldı. Karşısında onu gördü, Deniz'i. Bakınca, "O" na boğuluyormuş hissi veren mavilikteki gözleriyle, tam karşısında duruyordu. Onu her görüşündeki gibi kaybolduğunu, midesinin takla attığını ve göğsünde bir şeyler kıpırdadığını sandı.Tanıdık gelen sesiyle, tanıdık gelen sözü tekrarladı: "Bir daha denemek hataymış".

Sonra her rüyasında olduğu gibi arkasını döndü ve topuklu, kırmızı ayakkabısının sağır edici takırtılarıyla ondan uzaklaşmaya başladı Deniz. Ama bu sefer bir şeyler farklıydı. Çok garip bir güç hissetmeye başladı içinde ve aniden kırıldı bağlandığı zincirler. Koşup arkasından yetişti ve tuttu Deniz''in elinden. Çevirdi kendine. Gözlerine baktı ve ağzından ağırca ve biraz da zaferle umutlanmış bir sesle şu sözler çıktı: "Ben, bak, burada... dimdik ayaktayım. Küsmem sana artık. Vazgeçtim her şeyden. Gitme, kal burada. Acıtmıyor canımı artık gölgen."

Sözler bitti. Baktı yeniden, Deniz'in derin mavi gözlerine. İçindeki ürpertiyle sarıldı ona. Ve son kez söndü ışıklar, bir daha açılmamak üzere.

____o
____

07.01.2008