+Allahım bu neden böyle oluyor?
-Şu an ruhani varlıklarla bağlantınız kesilmiştir. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.
Gecenin fısıldadıkları
En tatlı musiki
Şu aciz kulaklarıma.
Tekrar ediyor,
Yıllardır ölmeyen senfoniyi.
Eğlence vaatleriyle
Zehirliyor.
Ezip bitirmemi istiyor
Karşımdakini.
31 Ağustos 2010 Salı
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Yardırtmaç: Bayram Özel
| Çorâb veremedi.
| Bıçak bileyicileri, sahip oldukları el, göz ve bacak koordinasyonlarıyla değme davulculara taş çıkartır bence.
| Olm, koç boğazladım lan!..
| Bir hayvan kestim bu bayramda. Üstüne közleme ve az pişmiş et yedim. Sanırım bi'de üstüne 'Cannibal Holocaust' isimli filmi izlersem, gidip Orta Afrika'daki yamyam kabilelerin arasında gayet yaşayabilirim. Yani, sanırım...
| Elimde, bir koçun yarısını taşımak da garip bi' hismiş, onu anladım.
| Kurban Bayramı'nın ilk gününden sonra "İstanbul Boğazı kırmızıya boyandı!" haberleri vardı yine. Bu kadar büyütülecek bi' şey yok aslında. Yarım saat sonra gelgitten, balık yemi olmaktan dağılacak o renk. Hem gayet güzel bir görüntü bence. Kızıl bir deniz, martılar, boğaz manzarası... Tam fotoğrafını çekmelik. Bence her Kurban'da Boğaz'a turistik geziler veya fotoğraf gezileri düzenlenmeli. İyi para kırılır.
| Olm, koç... Lan!
| Ben hepinizim. Evet. Gidip namaz da kılıyorum. Gidip içiyorum da. Her konuşmaya -bazen saçma sapan da olsa- atılabiliyorum. Neden? Belki maymun iştahlılığımdan, en az bi' iki cümle bir şey okumuş, duymuş olabiliyorum çoğu zaman. Hah, tiyatro yaptım mesela bir ara. İlk ve orta öğretim hayatım boyunca çok çalışıyordum. Şimdi ise tembelin ve haytanın önde gideniyim. Dümdüz bir oyun delisiyim aynı zamanda. Ama sosyal bir ortamdan da hiç kaçmadım bugüne kadar. Tabii bunu söylememe rağmen, gidip insanlarla hiç konuşmak istemediğim, sırf bu yüzden "Selam" bile vermediğim çok zaman oldu. Bazen 'tambirpiç' olabiliyorum. Ama çoğu zaman uslu bir çocuğum. Bu ve bunun gibi örnekleri gayet rahatlıkla çoğaltabilirim.
Bazılarınız bunu karektersizliğe, bazı iyimser olanlarınız ise çok yönlülüğe yorsa da; ben bu iki düşünceye de pek aldırmadan, böyle yamru yumru, eciş bücüş olan hayatıma devam ediyorum işte.
| Olm, kestim lan!
| 'Her diziye bir Egeli!' diye kampanya mı var, Türk televizyonlarında? Anlamadım gitti.
| Dizi ve filmlerdeki "Alık ve düpedüz mal olan tiplerin, sonunda başarıya ve esas kıza kavuşmaları" olayı var ya hani (en son "Gelecekten Bir Gün" isimli filmde gördüm), hah işte o bildiğin, kurnaz insanlar tarafından, bu tip 'inek'lerin uyutulup, sağılması için düzenlenmiş bir komplo!
"Eheh, nası' olsa sonunda ben gazancam kie!" diye düşünedursun o embesiller; arkalarından yaklaşmakta olan, kocaman (genelde yaşça büyük kimselerde olur) hem de açılmış bir şemsiyenin farkında değiller.
| (Gerek ben, gerekse başkaları tarafından) Her zaman söylenmiştir; insan yaratıcılığını en fazla arttıran şey, can sıkıntısıdır.
| Olm. Lan!
| Telekinezi ne zaman icat edilecek? İnsanın, çok uykusu varken, yattığı yerden ışığı kapatabilmesi lazım çünkü ("Alkışlan kapatılan lambalar var kie!" demeyin, valla' kalbinizi kırarım).
| İcâd edemedi.
| ...ve evet, bu bayramda da, benim gibi yamru yumru adamların canı çok sıkılmıştı...
| Olm!..
| Bıçak bileyicileri, sahip oldukları el, göz ve bacak koordinasyonlarıyla değme davulculara taş çıkartır bence.
| Olm, koç boğazladım lan!..
| Bir hayvan kestim bu bayramda. Üstüne közleme ve az pişmiş et yedim. Sanırım bi'de üstüne 'Cannibal Holocaust' isimli filmi izlersem, gidip Orta Afrika'daki yamyam kabilelerin arasında gayet yaşayabilirim. Yani, sanırım...
| Elimde, bir koçun yarısını taşımak da garip bi' hismiş, onu anladım.
| Kurban Bayramı'nın ilk gününden sonra "İstanbul Boğazı kırmızıya boyandı!" haberleri vardı yine. Bu kadar büyütülecek bi' şey yok aslında. Yarım saat sonra gelgitten, balık yemi olmaktan dağılacak o renk. Hem gayet güzel bir görüntü bence. Kızıl bir deniz, martılar, boğaz manzarası... Tam fotoğrafını çekmelik. Bence her Kurban'da Boğaz'a turistik geziler veya fotoğraf gezileri düzenlenmeli. İyi para kırılır.
| Olm, koç... Lan!
| Ben hepinizim. Evet. Gidip namaz da kılıyorum. Gidip içiyorum da. Her konuşmaya -bazen saçma sapan da olsa- atılabiliyorum. Neden? Belki maymun iştahlılığımdan, en az bi' iki cümle bir şey okumuş, duymuş olabiliyorum çoğu zaman. Hah, tiyatro yaptım mesela bir ara. İlk ve orta öğretim hayatım boyunca çok çalışıyordum. Şimdi ise tembelin ve haytanın önde gideniyim. Dümdüz bir oyun delisiyim aynı zamanda. Ama sosyal bir ortamdan da hiç kaçmadım bugüne kadar. Tabii bunu söylememe rağmen, gidip insanlarla hiç konuşmak istemediğim, sırf bu yüzden "Selam" bile vermediğim çok zaman oldu. Bazen 'tambirpiç' olabiliyorum. Ama çoğu zaman uslu bir çocuğum. Bu ve bunun gibi örnekleri gayet rahatlıkla çoğaltabilirim.
Bazılarınız bunu karektersizliğe, bazı iyimser olanlarınız ise çok yönlülüğe yorsa da; ben bu iki düşünceye de pek aldırmadan, böyle yamru yumru, eciş bücüş olan hayatıma devam ediyorum işte.
| Olm, kestim lan!
| 'Her diziye bir Egeli!' diye kampanya mı var, Türk televizyonlarında? Anlamadım gitti.
| Dizi ve filmlerdeki "Alık ve düpedüz mal olan tiplerin, sonunda başarıya ve esas kıza kavuşmaları" olayı var ya hani (en son "Gelecekten Bir Gün" isimli filmde gördüm), hah işte o bildiğin, kurnaz insanlar tarafından, bu tip 'inek'lerin uyutulup, sağılması için düzenlenmiş bir komplo!
"Eheh, nası' olsa sonunda ben gazancam kie!" diye düşünedursun o embesiller; arkalarından yaklaşmakta olan, kocaman (genelde yaşça büyük kimselerde olur) hem de açılmış bir şemsiyenin farkında değiller.
| (Gerek ben, gerekse başkaları tarafından) Her zaman söylenmiştir; insan yaratıcılığını en fazla arttıran şey, can sıkıntısıdır.
| Olm. Lan!
| Telekinezi ne zaman icat edilecek? İnsanın, çok uykusu varken, yattığı yerden ışığı kapatabilmesi lazım çünkü ("Alkışlan kapatılan lambalar var kie!" demeyin, valla' kalbinizi kırarım).
| İcâd edemedi.
| ...ve evet, bu bayramda da, benim gibi yamru yumru adamların canı çok sıkılmıştı...
| Olm!..
10 Ağustos 2010 Salı
Saplamalar
Elinde bahçeden koparıldığı belli beş tane çiçek vardı. Bir pembe gül, üç karanfil ve tabii ki bir tane de kırmızı gül...
Sabırsızlıkla otobüsünün gelmesini bekliyordu. İçi içine sığmıyor, çiçekleri verdiğinde olabileceklerin hayallerini kuruyordu.
Kıvırcık kahverengi saçlarıyla güzel bir uyum oluşturan, koyu kahverengi gözlerinde, aklındaki 'düş'ünceleri belli eden
parlamalar görünüyordu. Hep iyimser hayallerdi bunlar. Hatta içlerinde, izlediği bir Yeşilçam filminde gördüğü koşup sarılmalı
olan bir tane vardı ki en çok umduğu sahne de buydu.
Sahne dedim değil mi? Bir anda hayatı bir tiyatro sahnesi veya bir film seti gibi görmeye başladık. "Dünya bir sahne
ve bizlerde onun oyuncuları/figüranlarıyız" gibi cümleler hayatımızın bir vazgeçilmezi, bir sosyal sorun anlatılırken
en çok kullanılan sözler haline geldi. İşin daha da garibi, biz ne kadar böyle bakarsak bakalım, hayatın gittikçe
daha sıradan daha hoşgörüsüz ve yazılı senaryolarla oynanan birkaç oyundan çok farklı olduğunu gördük. Ama gördükçe daha
da üstüne gittik bu sahne düşüncesinin.
Şaşkın dostumuz binmiş otobüsüne. Elindeki çiçeğin otobüsteki diğer kişiler üzerinde bıraktığı etkiden olsa gerek,
garip bakışlar eşliğinde oturacak bir yer arıyor. Bulamıyor tabii ki. Her zamanki yeri olan arka koltuk ile arka kapı
arasındaki boşluğa çöküyor yine. Hafif çömelik pozisyonda oturmasından ötürü okul pantolonundan önce çorabı sonra
da az kıllı bacağı görülüyor. Bu manzarayla biz karşılaşıyoruz. O ise bir film sahnesinin, hayata zorla ittirilmiş bir
klişesini tekrarlıyor; camdan uzaklara bakıp düşünmek.
Sıradan düşünceleri dramatize ederek ilgi çekmek isteyenlerin yegane mimiği, tek sığınağıdır bu eylem. Derdi
asla keder değildir "uzaklara bakıp düşünen insan". Birilerinin gelip "ne o daldın yine" gibi sözlerle oltaya atlamasını
için için ister. Eğer bu yemi yuttuysanız işiniz bitmiş demektir. Hemen sıralar size sözde keder bombalarını: "Herkes"
üstüme geliyor ve "bu kalabalığın içinde çok yalnızım" en büyük klişesidir uzağa bakıp düşünen"in. Halbuki ne kimsenin
üstüne gittiği vardır ne de yalnız olduğu. Tek amacı, kendi kafasında kurduğu tiyatroyla "izleyenleri" etkilemek,
paramparça etmektir, ki yalnızca kendini kandırır.
Yavaş yavaş ineceği durağa yaklaşırken, salakça bir sırıtış belirdi yüzünde. Büyük ihtimalle salgıladığı hormonlar
yüzünden kalbi de hızlanmaya başladı. Ama o "aşkına yaklaşma"nın verdiği hissiyata bağlıyor bu durumu. Yavaşça
kalkıyor yerinden (Hoşçakal az kıllı bacak). Camdaki yansımasından kendine çeki düzen vermeye çalışıyor şimdi. Kadir
İnanır'ın üç numaralı bakışını bir Jim Carey edasıyla taşıyor yüzünde. "Çok etkilenecek" diye mırıldandıktan hemen
sonra otobüsün sarsılması ve ağır çantasının etkisiyle yaşlı bir amcaya çarpıyor. "Pardon, özür dilerim, kusura bakmayın"
diye üç defa özür diledi adamdan. Sanırım şimdi de ufacık zihnindeki "kibarlık valfini" açmıştı.
Hayatta bazen kendimiz olmamamız gereken durumlar vardır. Birine hiç istemeden zarar vermek, veya bir kızı
tavlamak için kendini "kasmak" gibi insanı çıkmaza sokan durumlardır bunlar. İşte böyle durumlarda bizim minik
bilincimiz ne yapıyor? Değişik kişilik ve davranış şekilleri üretiyor tabii ki. Ve yeri, zamanı geldiğinde bunları ihtiyaca
göre kullanıyor. Misal, kendi arkadaş çevresinde argo konuşmaları hiç dilinden düşürmeyen bir insan, bir iş görüşmesine
gittiğinde "tam bir beyefendi" veya çok modern bir adam olabiliyor bir anda. Ya da ana kuzusu olarak tabir ettiğimiz
biri, bir sosyal ortamda "Asarım, keserim!" nidaları savuran bir "Cesuryürek"e dönüşebiliyor. Yani kısacası, hepimiz
birden çok kişiliği barındırıyoruz ama, çoklu kişilik bozukluğu görülenlerden tek farkımız, bu kişilikleri yararımıza
kullanabilmemiz. Tabii kendi benliğini kaybetmek ne kadar yarar sağlarsa.
İniyor otobüsten kıvırcık. Heyecanının kat ve kat arttığını on santimetre yakınına geldiğinizde duyabileceğiniz kalp
atışlarından anlayabilmek mümkün. Sokağın karşısında olan okuluna geçmek için ışıklarda bekliyor. Yanında onun gibi
kızlı erkekli (daha çok erkekli) bir öğrenci güruhu var. Tam o esnada görüyor, biricik aşkını. Yolun karşısında. Sanki
ondan tarafa dönüyor gibi. Evet evet! Yanında kendinden biraz daha çirkin iki tane kız arkadaşıyla (güzellik kontrastı)
konuşurken bir anda sağ tarafına döndü. Şu an kendini karizmatik sanıyor kahramanımız ancak, karşısındaki kızın
gördükleri şunlar: elinde koparıldığından beri su yüzü görmedikleri için pörsümeye başlamış üç-beş çiçek tutarak kendisine
mal gibi bakan sınıf arkadaşı Kemal ve onun kafasına hızla yaklaşmakta olan bir el...
"Ah! N'oluyo' lan!" diyerek hızla arkasına döndü. "Ne var lan şaka da mı yapamıy'caz Denyo!" diye bir karşılık geldi
esmer, düz saçlı arkadaşından. Tam bunu söylerken, kafasına vurduğu eli omzuna atmıştı çoktan. Kıvırcık Kemal (kısaca
KK diyeyim artık) 'in aklında ise tek bir düşünce vardı: "Bunu Seda gördü mü acaba? Çok rezil olmamışımdır umarım!"
Bunları düşünürken göz ucuyla biriciğine baktı, kikirdiyordu arkadaşlarıyla. "Eyvah kesin gördü!" diye bir düşünce geçti
aklından. Bunun üzerine kendi kendine sinirlenip sonunda patladı arkadaşına (onun da adı Mehmet olsun bari). "Ya olm kaç
kere dedim yapma şunu diye bak kız gördü amk!". "Gördüyse gördü çok da fifi!" dedi Mehmet de ve ekledi "O ne o elindeki
çiçekler. Vay goççum! Manitasyon olayları ha! Neyse, lan sınavda kopya vericen di' mi? Bak oğlum..."
Bu seferki saptamam kısa ve öz olacak: Hayat enerjimizi emip sömüren, görüldükleri yerde katledilmesi vacip olan bu
tip arkadaşlarınız varsa; gerekenlerin yapılmasını, sevgilerimle, rica ederim.
Mehmet böyle gerekli gereksiz bir sürü şey söyleyedursun, KK çoktan aramızdan ayrılıp, kendi kendine, çiçeği verirken
söyleyeceklerini, içinden prova etmeye başlamıştı. Bu arada ışıklardan karşıya geçmişler, okulun dış kapısına gelmişlerdi.
Ve birden şu soruyla irkildi KK: "Ne oğlum bu saçların hali!". Kafasını kaldırdı. Karşısında, şu her okulda, azami bir tane
bulunan bela hocalardan biri. Veya KK'nin okulundaki öğrencilerin çağırdığı adıyla: "Coğrafyacı".
Kel kafasının arka ve yanlarını saran saçları ile sigara içmekten ortası sararan bıyıklarının, kıl teli olarak yarısı siyah
yarısı beyaz olan ve yeşil gözleri çakmak çakmak bakan bu adamın, disiplin sağlamaktan başka bir amacı yoktu aslında.
Ama, mesleğini biraz seven adamın bu sözlerini ve bundan sonra yapacağı davranışları bizim kıvırcık, her öğrencinin okul
hayatı boyunca en az bir kere kullandığı o klasik cümleyle açıklayacaktı: "Olm Coğrafyacı bana taktı yhea!"
"Bak, bak artise bak! Ne o elindeki çiçekler! Gel bakiyim buraya. Ne bu hal! Saçlar da papaz gibi. Nası' alayım evladım
seni böyle okula? Git kestir saçını adam gibi öyle gel bakiyim.Almayacam bak yoksa..."
'Ama, hocam!' bile diyemedi KK. Hem ne diyebilirdi ki? Zaten, içinden prova almaktan iyice ambale olan zihni bu
sözlere bir karşılık veremedi. Gerisin geri, tek bildiği tıraş, amiyane tabirle, "eşşek tıraşı" olan, okulun yakınındaki berbere
doğru yürümeye başladı. Bu arada yolda da, Coğrafyacı'nın berberden komisyon aldığı gibi saçma bir fikir düştü aklına.
Sonrasında, bu fikri, arkadaşlarına bugün başından geçenleri anlatırken, bir espri olarak kullanmaya karar verdi. Sonra da
"Ucundan az'cık kestiririm saçımı, yine güzel görünür" diye düşündü (evet, 'beyin fırtınası' dediğimiz, az çok böyle bir şey).
Çoğu erkek öğrencinin, (sırf birilerini etkilemek için) gözü gibi baktığı saçları, işine yürekten bağlı öğretmenler yüzünden
berber çırağının kullandığı fırça ve faraş eşliğinde çöp tenekesini boylamıştır.
Berberden çıktı "Artık kıvırcık olmayan Kemal" (kısaca AKOK, da diyebililrim ama biraz kötü olur diye düşünüyorum).
"Of Alla'm iğrenç oldu ya! Tam da bugün olacak iş mi bu!" diye düşünüyordu; berber ile okul arasındaki arabaların
camlarında saçına bakarken. Okulun dış kapısına vardı. Tıraşını olup gelene kadar ilk ders çoktan bitmiş, öğrenciler
teneffüse çıkmışlardı. Saatine baktı. Dersin başlamasına daha vardı. Dış kapıdan içeri girdi. Gözleri Seda'yı arıyordu.
Kantinin yanındaki bir bankta, okula gelirken gördüğü arkadaşlarıyla oturuyordu. Kalbi tekrar, otobüsten indikten sonraki
ritmine döndü. Çiçeklere baktı. Biraz solmuşlardı ama yine de etkileneceğini düşünüyordu. Son bir kez tipini düzeltmek için
en yakınındaki pencerede kendine bir baktı. Bu arada içerideki öğretmenler de, "N'apıyo ki bu?" edasıyla Kemal'e (evet,
baktığı pencere öğretmenler odasınındı). Tekrar Seda'nın olduğu tarafa döndü arkadaşları gitmişti. Şimdi 'tam sırası'ydı ve
yola koyuldu.
+Me..merhaba Seda. N'aber?
-İyi ya! Senden?
+N'olsun işte! Yuvarlanıp gitmece... (Evet şimdi de biraz 'mal ama, kibar ve şirin' kimliğine bürünmüştü).
-O çiçekler...
+Al! Senin için! Ko..konuşmak istiyorum senle.
-Sağ ol ya. Ne konuşucan?
+İşte, sen. Ben... Yani ikimiz. Uhm...Şey. Yani sen ve ben birlikte...
-Efendim?! Anlamadım?
+Yani şey diyorum. Çı...çıkar mısın benimle? (Güm!)
- (Alaycı bir şekilde gülerek) Hmm. Ya! Öncelikle teşekkür ederim. Bak! İyi çocuksun Çiçekler de güzel... ama...
Burada keselim. Nasıl sonuçlandığını az çok tahmin etmişsinizdir zaten.
_______0_______
Ekim 2008'de başladığım hikayeyi bir yere kadar yazıp sonrasında unuttum. Bir kaç ay önce tekrar buldum. Anca bitti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)