Her şey birilerinin "23 Aralık Emre abinin doğum günü" demesiyle başladı
Hayatında bir şekilde bulunduğum, kendimi tanıttığım ve tanımaktan büyük keyif aldığım bu güzide insanın doğum gününü kutlayacaktık. Gerçi şu aralar doğum günü yapmaktan, tebrik etmekten ve gelen doğum günü tebriklerini kabul etmekten kafam ve cüzdanım birazcık cacığa dönmüş olsa da 'güzel bir kutlama yapılır' diye tahmin yürüttüm. İyi de geçti ama o gün beni kanser eden bir kaç şeyi yazmazsam, bir iki gün boyunca bunları düşünür, düşünür sonra kendi kendime delirerek unuturdum ve başka kimse de bilmezdi herhalde diyerekten yazıyorum bunları (Bu arada " 'ama' sözcüğünden önceki cümleleri kâle almayan" Hıncal 'Kılcal' Uluç abime katılmadığımı söyleyerek buradan selam göndermeyi kendime bir borç bilirim
...ne güzel toplanmış, nefis yemeklerimizi yiyip sohbetimizi ederken, tam arkamızdaki masadan, diyaframdan geldiği çok belli tiyatral bir ses geldi. Aynen bir salağa anlatır gibi Homeros'un Odessa destanından bahsetiyordu. İlk başta ne yaptığını anlayamadığım bu adam daha sonra, kıl edici ses tonuyla(taklidi için sayın Emir Akıncıoğlu'na başvurunuz), bu "öyküyü" nasıl senaryolaştırıp sahneye nasıl koyduklarını anlatıyordu. Yok işte dış sesleri burdan almışlar, yok dekor olarak sadece oyuncular varmış da bilmem ne! Allah allah kime anlatıyor acaba diye şöyle kısaca arkamı döndüğümde, alımlı bir kadın gördüm karşısında. Adama gelince; iki elini avuç içlerini birbirine bakacak şekilde birleştirip iki bacağının arasına koymuş kambur bir şekilde oturuyordu. Kahverengi saçları uzundu ve çoğu kırlaşmış bir top sakalı vardı. Biraz ezik bir görüntüsü vardı ama anlattığı şeyden çok önemliymiş gibi bahsediyordu. Resmen,kaç sene yaptığını bilmediğim (muhtemelen 3-5 senedir), tiyatroyu kullanarak 'ekmeğini yemeye' çalışıyordu. Ve üstelik sanırım biraz işe de yarıyorlardı. Neyse diyip önüme döndüm.
Bizim sohbetimiz sırasında oluşan yine kısa bir sessizlik anında yine duydum 'Bay Diyafram'ın gıcık sesini. Bu sefer konu 'bir transeksüeli nasıl başarıyla oynadığıydı'. Ne oldum delisi bu ucubik yaratık, hastalıklı bir narsistlikle kendini övüp duruyordu. Yeterince övüp kendini büyültürse, karşısındakini bir lokmada yiyebileceğini mi düşünüyordu bilinmez, durmak bilmiyordu.
Daha sonra konu kadın ve erkek ilişkilerine geldi. Bay Diyafram saçma bir şekilde beni de kendine bağlamıştı. Masamızdaki muhabbete dikkatimi veremiyordum. İşte aldattığı hatunlardan ve sevgililik kurumundan ,"ben bu işleri yıllar önce çözdüm,hocu" kafasıyla, bahsediyordu. Arkamdaki durumun ne olduğunu görmek için tekrar döndüm...
...şöyle kısa bir süre adama baktıktan sonra, masada duran, birinin üstünde tiramisu artıkları diğerinin kesici tarafında birazcık yağ lekesi bulunan iki bıçağı kaptım. Aynen bir "V" edasıyla parmaklarımda sallamaya başladım. Bu arada adama doğru yaklaşıyordum. Yeterince yaklaştığıma kanaat getirince bıçakları elimde sabitledim ve tek hamlede, bir bıçağı boğazına diğerini kalbine sapladım...
Sonra "hah!" diyip önüme döndüm. Bu arada Bay Diyafram, konu nasıl geldiyse "Lego"lardan bahsediyordu. Daha sonra mükemmel şovunu muhteşem bir "Avrupa Birliği projesi" konuşmasıyla noktaladı. Kalkıp giderken kendisini "bu neydi ya!" sesleriyle uğurladık.
Sonrasında pek önemli bir şey olmadı. O gün yaşadığım 'ucube gösterisi'ne katılmaya çalışan bir adet duvara yapışan ve döne döne inen yapışkan oyuncak bir de "Can kırıkları" şarkısının klibinde adeta yüzüne ışık inen (evet, nur değil ışık) bir canavara dönmüş Şebnem Ferah var idi. Ta ki otobüse binene kadar.
İzmir belediyesinin yeni aldığı kırmızı otobüslerde ön taraftaki, birbirine bakan dörtlü koltukların hemen arkasında oturuyordum. Önümde iki tane kız tam onların karşısında da üst üste yığılmış iki defter bir battaniye ve bir termos durmaktaydı. Kızlar o koltuklara oturmak isteyenleri "dolu" diyerek engelliyorlardı. Nedenini anlamadım ve dergimi çıkarıp okumaya başladım.Bir süre sonra kulaklığımda çalan müziği yarıp geçerek duyduğum şu soruyla irkildim: "Dünyanın en uzun nehri hangisidir?". Kafamı kaldırıp baktığımda, eşya yığınının yanına cam kenarına kafasının sadece ortası kel, etrafında ise kısa gri saçlar bulunan bir teyze gördüm. Üzerine yün içlik, altına da pijama altlığı giymiş yaşlı kadının ellerinde, sanki sobayla uğraşırken yanmış gibi görünen hafif yanık izleri vardı. Yanakları ve burnu ise kızarmıştı. Soruyu kızlara o sormuştu ve cevabını bekliyordu. Kızlar tereddüt ederek "Nil" dediler. Kadın "hayır hayır hayır ! Doğru cevap Missisipi olucaktı" dedi ve bir soru daha sordu;"dünyanın en büyük 'tepesi' hangisidir?". Kızlar bunu da bilemediler. Pek saygıdeğer hanfendi en sonunda coşup 1888 yılında ne olduğunu sorup kızlar yine bilemeyince, mükemmel bir tespitte bulundu: "Ya çocuklar ben ilkokul mezunuyum sizlerse üniversite okuyorsunuz. Görün işte!.." daha başka şeyler de söyleyecekti belki ama...
ben ayağa kalkıp; "Ne alakası var teyze şimdi bunun üniversite okumakla. Yaşından utan bir de kafan güzel ahkam kesiyosun kızlara" diye çemkirmeye başladım.Önce karşılık vermeye çalıştı, ancak ben devam edince kadın sustu. Bir sonraki durakta da indi zaten.
...başı önüne düştü ve uyumaya başladı. Ben "Oh be!" diyip tam dergime geri dönmüştüm ki, Bayan Missisipi güzellik uykusundan uyanıp, abartı bir vurgu katarak ve avaz avaz bağırarak, Atatürk'ü bol bol öven ilkokul şiirleri okumaya başladı. Sonra bu şiirler, kral tv'de yayınlanan şarkılara benzeyen, tamamen atasözleri, sokak jargonu ve deyimlerden oluşan şiirlere(ki kendisi yazdığını iddia etti) dönüştü. Oradan meyhane şarkılarına geçen Bayan Missisipi, finali ise içinde çok fazla Muhammed ve Allah geçen ilahiler eşliğinde yaptı. O esnada kulaklığında Tool'un "The Pot" şarkısı çalan ben,adeta bir hipnozdan uyanırcasına kendime geldim. Çalan şarkıyı Missisipi'ye armağan edip bir an önce otobüsten indim.
Acele edip iki durak önce inmişim. Ama en azından bu şovlar bitmişti artık. Mp3 çalarımın sesini biraz açıp, hızlı adımlarla evimin yolunu tuttum
____O____
24 Aralık 2009 Perşembe, 02:26
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder