Uzun zamandır bi' şey yazmıyorum. Farkındayım. Aklımda milyon tane fikir, anı ve hayal var. Ancak bir tanesini bile dökemiyorum kağıda. Biraz sınavlardan ötürü biraz da kişisel sebeplerden. Büyük ihtimalle de cumartesi'den sonra da yokum (ailece tatile gitme şeysi. Her sene aynı sıkıcı terane). Ama dönünce telafi ederim (Yani en azından öyle umuyorum. Geçmem gereken üç tane bütünlemem var zira).
Neyse bir özür dileyeyim dedim. Hem sizden, hem de yazacaklarımdan.
Kendinize iyi davranın.
24 Haziran 2010 Perşembe
16 Haziran 2010 Çarşamba
Anlamsız
Beton kafalar.
Kemerli bir burun.
Nahoş gibi bir durum.
Kızıla aşık ol;
Güzeli sev
Ve sadece kalbini okşa.
Yeşil bir denizde,
Su altında çok kalarak boğulan
Karabataklar gibi de ol;
Kadehte oluşan buğunun,
Bardak altlığını okşaması gibi de...
Her şeyi gör.
Her daim sev.
Ama kimseye
Tek kelime dahi söyle(ye)me.
Kemerli bir burun.
Nahoş gibi bir durum.
Kızıla aşık ol;
Güzeli sev
Ve sadece kalbini okşa.
Yeşil bir denizde,
Su altında çok kalarak boğulan
Karabataklar gibi de ol;
Kadehte oluşan buğunun,
Bardak altlığını okşaması gibi de...
Her şeyi gör.
Her daim sev.
Ama kimseye
Tek kelime dahi söyle(ye)me.
11 Haziran 2010 Cuma
Hayalle Gerçek Arasında
Ah sevgili karıcığım! Çamurla kirlenmiş elimdeki siyah beyaz resmin, beni şu bok çukurunda, ayakta tutan yegane şey. Sırtına kadar inen koyu kestane saçlarına dokunmayı nasıl özledim bir bilsen. Ayrıca ne de güzel kokardın. Şeftali gibi. Geçen gün bir meyve bahçesinin yanından geçtik ve tabii ki sen geldin yine aklıma.
Şu fotoğrafta gözlerin gri görünüyor ama, ben onların içimi ısıtan ela parıltılarını hiç unutmadım. Gözümü her kapattığımda şimşek misali beliriyorlar zihnimde. Tekrar görebilecek miyim onları bilmiyorum. Ama beni delirmekten ya da çabalamayı bırakmaktan alıkoyan; mükemmel gözlerine bakıp, fotoğrafta mermer beyazı gibi görünen, ama her dokunuşumla aşkla ürperen o sımsıcak tenine yeniden dokunabileceğimin ümidi.
Şu fotoğrafta gözlerin gri görünüyor ama, ben onların içimi ısıtan ela parıltılarını hiç unutmadım. Gözümü her kapattığımda şimşek misali beliriyorlar zihnimde. Tekrar görebilecek miyim onları bilmiyorum. Ama beni delirmekten ya da çabalamayı bırakmaktan alıkoyan; mükemmel gözlerine bakıp, fotoğrafta mermer beyazı gibi görünen, ama her dokunuşumla aşkla ürperen o sımsıcak tenine yeniden dokunabileceğimin ümidi.
Ah sevdiceğim! Şu an, sana beni beklemen için verdirdiğim sözden çok pişmanım.Yanlış anlama, sadece senin mutluluğunu düşündüğümden. Bu zor zamanlar öğretti bana birini özlemenin ve kavuşacağı günü beklemenin, dünyanın en zor işi olduğunu. Araf gibi. Orada beni beklediğini biliyor ve bu durumdan mutlu oluyorum. Ancak an itibariyle yanında olamamak... Acıların en büyüğü. Katlanması zor. Neler hissettiğini en iyi ben anlıyorum ve bu durum bizi fiziken olmasa da ruhen daha da yakınlaştırıyor.
Gör bak, iki üç haftaya kalmaz yanında olacağım. Yine evimizin yakınındaki o gölün kenarında piknikler yapacağız. Ne diyeceğim: Beyaz puantiyeli kırmızı elbiseni ben geldiğimde giymen için hazır tut e mi! Gerçi bunu hatırlatmama gerek yok. Sen neler yapacağını çoktan düşünmüşsündür. Yine çilekli turtalarından yaparsın kesin. Pişirip soğuması için cam kenarına bıraktığında nasıl da toplanırdı mahallenin çocukları. Sen de kıyamaz verirdin hepsine birer dilim. Şu an bile o turtaların kokusunu alıyorum diyebilirim. Seninle ilgili her şey gibi onun da özlemi içerisindeyim.
Elimde hala resmin. Kaç saattir böyle oturuyorum bilmiyorum. Uyumak çok zor burada, bu patlama sesleriyle. O yüzden çoğumuz ruh gibi dolaşıyoruz ortalıkta. Böyle düş molaları rahatlatıyor sadece. Yine de kendimi şanslı sayıyorum.
Ama keşke şu an yanında olabilseydim. Veya en azından elimde şu kırılasıca, tekleyen tüfek yerine bir kağıt ve bir kalemim olsaydı da, bu düşüncelerim bir yerde bir şekilde karşına çıkabilme ihtimaline erişseydi.
Hayır, hayır! Zihnimi tekrar gerçekliğe döndürmeyi başardım. Bravo bana. Geri de dönemem artık. Kafamın üzerinden vızıldayarak geçen mermiler, patlayan bombalar ve inleyen askerlerin sesleriyle sarılıyken, tekrar bir gündüz düşü görebilmemin imkanı yok. Neyse, buraya kadarmış. Şimdi 'Adam olma' zamanı. Şu fotoğrafı da kaldırayım artık.
Siperdeyim. Daha üç gün önce kazmıştık burayı ve o günden beri bir adım ilerleyemedik. Sırtım, siperin, çatışmaların devam ettiği güney tarafındaki duvarına dayalı vaziyette oturuyorum. Biri yaralanırsa görevimi yapmak için çıkacağım yerimden. Yok ama, daha birilerinin yaralanmasını dileyecek kadar kafayı bozmadım.
Ve beklediğim haber çok geçmeden, gayet toy bir er tarafından getiriliyor. Yüz metre önümüzdeki sipere top mermisi düşmüş. Düşman da arayı abluka altına aldığı için ulaşabilecek en yakın grup biziz. Havaya bakıyorum. Akşamüzeri. Normalde deniz rengi olması gereken gökyüzü, eşimin fotoğrafı gibi gri ve tonlarına boyanmış. Bu arada görev emrini getiren er tekrar gelip hazırlıkların tamamlandığını söyledi. On kişilik bir ekip halinde gidecektik. Ben dahil iki sıhhiyeci. Bir telsiz subayı ve iki yardımcısı. Beş tane de bizi korumak için asker. En rütbelileri ben olduğum için beni bekliyorlar. Karşılıklı uçuşan mermilerin azalmasını beklemek çocukça bir umut olacağından derhal siperden atlamak için gereken emri veriyorum.
Alana bakıyorum siperden atlamadan önce. Savaşın rengi; gri... Her yer. Eskiden yeşil olması gereken bir ovadayız. Sanırım. Ama o kadar uzun süredir devam ediyor olmalı ki bu vahşet, topraklarının hep gri olduğu düşüncesi aklıma daha çok yatıyor şu anda. Koşmaya başlamadan önce, hedefimiz olan noktaya da dikkatlice bakıyorum. Yüz metreden daha uzakta. Hah! Kandırarak moral verme çabaları. Aman ne güzel! Koyu bir duman yükseliyor baktığım siperden. Bu arada ekibim koşmaya başlamış bile. Ben de bacaklarımı ısıtsam iyi olacak.
On adam, birbirimizden çok da uzak olmayacak şekilde koşmaya başlıyoruz. Bu arada tüfek mermileri geçiyor her yanımızdan. Ekibimden kayıp verdik mi bilemiyorum. Yirmi metre ötemde bir havan mermisi patlayınca bunları bile düşünecek zamanım olmadığını anlıyorum.
Top mermisi isabet etmiş sipere sadece dört kişi varabiliyoruz. İyi ki telsizi kurtarabilmişiz. Diğerleri yardım isterken ben vakit kaybetmeden yaralılarla ilgilenmeye başlıyorum.
Gör bak, iki üç haftaya kalmaz yanında olacağım. Yine evimizin yakınındaki o gölün kenarında piknikler yapacağız. Ne diyeceğim: Beyaz puantiyeli kırmızı elbiseni ben geldiğimde giymen için hazır tut e mi! Gerçi bunu hatırlatmama gerek yok. Sen neler yapacağını çoktan düşünmüşsündür. Yine çilekli turtalarından yaparsın kesin. Pişirip soğuması için cam kenarına bıraktığında nasıl da toplanırdı mahallenin çocukları. Sen de kıyamaz verirdin hepsine birer dilim. Şu an bile o turtaların kokusunu alıyorum diyebilirim. Seninle ilgili her şey gibi onun da özlemi içerisindeyim.
Elimde hala resmin. Kaç saattir böyle oturuyorum bilmiyorum. Uyumak çok zor burada, bu patlama sesleriyle. O yüzden çoğumuz ruh gibi dolaşıyoruz ortalıkta. Böyle düş molaları rahatlatıyor sadece. Yine de kendimi şanslı sayıyorum.
Ama keşke şu an yanında olabilseydim. Veya en azından elimde şu kırılasıca, tekleyen tüfek yerine bir kağıt ve bir kalemim olsaydı da, bu düşüncelerim bir yerde bir şekilde karşına çıkabilme ihtimaline erişseydi.
Hayır, hayır! Zihnimi tekrar gerçekliğe döndürmeyi başardım. Bravo bana. Geri de dönemem artık. Kafamın üzerinden vızıldayarak geçen mermiler, patlayan bombalar ve inleyen askerlerin sesleriyle sarılıyken, tekrar bir gündüz düşü görebilmemin imkanı yok. Neyse, buraya kadarmış. Şimdi 'Adam olma' zamanı. Şu fotoğrafı da kaldırayım artık.
Siperdeyim. Daha üç gün önce kazmıştık burayı ve o günden beri bir adım ilerleyemedik. Sırtım, siperin, çatışmaların devam ettiği güney tarafındaki duvarına dayalı vaziyette oturuyorum. Biri yaralanırsa görevimi yapmak için çıkacağım yerimden. Yok ama, daha birilerinin yaralanmasını dileyecek kadar kafayı bozmadım.
Ve beklediğim haber çok geçmeden, gayet toy bir er tarafından getiriliyor. Yüz metre önümüzdeki sipere top mermisi düşmüş. Düşman da arayı abluka altına aldığı için ulaşabilecek en yakın grup biziz. Havaya bakıyorum. Akşamüzeri. Normalde deniz rengi olması gereken gökyüzü, eşimin fotoğrafı gibi gri ve tonlarına boyanmış. Bu arada görev emrini getiren er tekrar gelip hazırlıkların tamamlandığını söyledi. On kişilik bir ekip halinde gidecektik. Ben dahil iki sıhhiyeci. Bir telsiz subayı ve iki yardımcısı. Beş tane de bizi korumak için asker. En rütbelileri ben olduğum için beni bekliyorlar. Karşılıklı uçuşan mermilerin azalmasını beklemek çocukça bir umut olacağından derhal siperden atlamak için gereken emri veriyorum.
Alana bakıyorum siperden atlamadan önce. Savaşın rengi; gri... Her yer. Eskiden yeşil olması gereken bir ovadayız. Sanırım. Ama o kadar uzun süredir devam ediyor olmalı ki bu vahşet, topraklarının hep gri olduğu düşüncesi aklıma daha çok yatıyor şu anda. Koşmaya başlamadan önce, hedefimiz olan noktaya da dikkatlice bakıyorum. Yüz metreden daha uzakta. Hah! Kandırarak moral verme çabaları. Aman ne güzel! Koyu bir duman yükseliyor baktığım siperden. Bu arada ekibim koşmaya başlamış bile. Ben de bacaklarımı ısıtsam iyi olacak.
On adam, birbirimizden çok da uzak olmayacak şekilde koşmaya başlıyoruz. Bu arada tüfek mermileri geçiyor her yanımızdan. Ekibimden kayıp verdik mi bilemiyorum. Yirmi metre ötemde bir havan mermisi patlayınca bunları bile düşünecek zamanım olmadığını anlıyorum.
Top mermisi isabet etmiş sipere sadece dört kişi varabiliyoruz. İyi ki telsizi kurtarabilmişiz. Diğerleri yardım isterken ben vakit kaybetmeden yaralılarla ilgilenmeye başlıyorum.
Destek göndereceklerini duyuyorum üçüncü yaralımın başına gittiğimde. Acılar içinde kıvranıyor zavallı. Vücudunun sol tarafı yanmış ve feci bir şekilde yaralanmış. Sağ kol, bacak ve yüzün sağ tarafı... Yok. Bu yaralarla nasıl hayatta kaldığını anlamak zor. Bir sakinleştirici yapıp başımı kaldırıyorum. Yirmi kadar daha yaralı... Yardım bekleyen çaresiz bakışlar...Üstleri başları çamur ve kan içinde. Bari acılarını dindirmekte başarılı olayım.
Hemen birinin yanına çöküyorum. karnında ufak bir şarapnel yarası. Kurtarılabi... Ha! O da ne? Bir şey düştü. Aman neyse işime bakmalıyım. Çantamdan malzemeleri çıkarmak için hastanın bulunmadığı, sağ tarafıma dönüyorum ve hemen çantanın bir metre yakınında görüyorum avuçiçi kadar, metalden ölümümü.
Hemen birinin yanına çöküyorum. karnında ufak bir şarapnel yarası. Kurtarılabi... Ha! O da ne? Bir şey düştü. Aman neyse işime bakmalıyım. Çantamdan malzemeleri çıkarmak için hastanın bulunmadığı, sağ tarafıma dönüyorum ve hemen çantanın bir metre yakınında görüyorum avuçiçi kadar, metalden ölümümü.
Bomba. Gerçekliğin ağır balyozu iniyor zihnime. Acı çektirici saf gerçeklik. Önümde duruyor. Dua etmekten başka yapacak bir şeyim yok. O da patlamaya ne kadar süre kaldıysa o kadar olacak artık.
Sonra bir an için gerçeklikten sıyrılıp, sevdalandığım çiçeği, biricik aşkımı düşünmeye başlıyorum. O, beni ikimizin yuvasında bekliyor. Belki akşam yemeği yiyordur, duvardaki resmimize bakarken. Acaba bana neler olduğunu öğrenince nasıl tepki verecek? Umarım bakınca titrediğim o gözlerden çok yaş akmaz.
Önümde ölümüme neden olacak metal parçası... Zihnimde ise sevgilimin kokusu, güzelliği, anıları, her şeyi... Bekliyorum.
Hayalle gerçek arasında kalakalıyorum.
Sonra bir an için gerçeklikten sıyrılıp, sevdalandığım çiçeği, biricik aşkımı düşünmeye başlıyorum. O, beni ikimizin yuvasında bekliyor. Belki akşam yemeği yiyordur, duvardaki resmimize bakarken. Acaba bana neler olduğunu öğrenince nasıl tepki verecek? Umarım bakınca titrediğim o gözlerden çok yaş akmaz.
Önümde ölümüme neden olacak metal parçası... Zihnimde ise sevgilimin kokusu, güzelliği, anıları, her şeyi... Bekliyorum.
Hayalle gerçek arasında kalakalıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)