365
x 5
1825
Beş sene olmuş bir şeyler zırvalama dürtüsünün gelmeye başlamasından beri. Beş koca sene. Bin sekiz yüz yirmi beş gün. Dile kolay (ne kadar kolpacı bir insan evladı olduğumu sayfanın üst köşesine baktığınızda 'şıp' diye anlayabilirsiniz. Bildiğin alt alta yazıp çarpma yapmışım. Pii!.).
Artık itiraf etmenin zamanı geldi sanırım, yazmaya nasıl başladığımı. Gerçi aranızda dikkatli olan bazı kimseler çoktan anlamış ve okumayı kesmiştir. Lakin ne mal olduğumu anlayıp da hala okumaya devam eden varsa, Allah onların tepesinden baksın diyorum. Oğlum, dingil misiniz lan siz? Yapacak daha iyi işiniz yok mu?
Bir 'su dökmeye' kadar gidip geleyim. Döndüğümde hala burada olursanız façanızı bozarım çok pis!
Hala buradasınız demek. İyi vallahi benden günah gitti. (Ben veya siz) ölünceye kadar dinleyeceksiniz, okuyacaksınız beni. Hiç söylemedi demeyin.
Hey Allahım! Size ayar kayacağım diye ne anlattığımı unuttum.
Heh, zırvalamaya nasıl başladığımı anlatacaktım. Gerçi bu yazı da iyiden iyiye "Azz sonraa" diyen magazin programları gibi oldu. Lafı dolandırdıkça dolandırıyorum. E ama siz kaşındınız. Böyle yapacağımı bilmiyordunuz sanki.
İtiraf ediyorum ki, bu yazı uğraşına "elimde bir sanat uğraşısı olsun, kızlar duygusal ve sanatçı kişilikteki erkeklere bayılır" gibi gayet ergen bir düşünceyle başladım. Bunu bu kadar açık ve net bir şekilde söyleyebiliyorum. Çünkü bu yaşa (ne varsa artık yaşımda!) geldim ve artık kendime yalan söyleyecek değilim.
Evet yeterince ciddi olduğumuza göre bu kanaldan devam etsek iyi olacak gibi ne dersiniz? Biri demişti "Kendimizle dalga geçmeye başlamak en büyük niteliklerden biri" diye. Tam olarak bunu demese de bunun gibi laflar işte...
Halt etmiş bence! Kendi kendimin (affedersiniz) taşak oğlanı oldum be! Dalga geçeceğim diye diye özgüvenimi ve kendime olan saygımı dibe çekmeyi başardım. Bravo!
Daha önce defalarca kere söylememe rağmen yine söylüyorum. Bu deftere , bu defter (Heh, günlük yazdığın eski ajanda 'defter' diyince edebi oldu, öyle mi?) bulunsun okunsun, hatta edebiyat çevrelerinin (kimse artık onlar?) eline geçsin ve ben, ünlü bir yazar olayım, herkes tarafından okunayım diye, zırvalamaya devam ediyorum. Ama durun; elbet bir 'baş yapıt' yazacağım ve bunu yaptığım vakit hepinizin yüzüne, ağzımın sadece sağ taraf kaslarını kullanarak, yılık bir şekilde gülüp, dalga geçeceğim. O gün elbet gelecek, bekliyorum...
Yamı yumru adamımızın bu yazıyı yazdıktan sonra çok uykusu gelmişti. Defterini yatağının üstünde unutarak uykuya daldı. Kendisi 'deli yatar' bir insan olduğu için defteri yatakta dönme-debelenmelerinin etkisiyle, yatağının duvar kenarından aşağıya düştü.
Gel zaman, git zaman kahramanımıza ara ara yazma isteği geldi. Defterini hep koyduğu kitaplığında bulamayınca, önce cep telefonuna yazmaya başladı. Ama elim bir kaza sonucu (çok içtiği bir gece telefonunun üstüne kusması) telefonu temelli bozulunca 'zırvalamaktan' biraz daha soğudu.
Zaman geçtikçe; yazmaya ilk başladığında ilham perisi, "bir şey geliyor" (gelen şey) dediği zırvalama dürtüsü, artık küçük zihnine uğramaz olmuştu.
Bu arada üniversiteden mezun oldu. Askere gitti, geldi. İş aramaktaydı, annesi "Oğlum gel şu odanı bir topla, eski ne varsa at!" dediğinde. Söz dinleyen bir çocuk olduğu için hemen işe koyuldu ve toparlamaya başladı.
Yatağın altına baktığında, eskiden okuduğu mizah dergilerini gördü. Bir de kahverengi, deri kaplı eski püskü bir ajanda. Önce dergilere baktı. Zamanında en sevdiği yazar ve çizerler artık keyif vermiyorlardı ona. "Hıh! Bunlara mı gülüyormuşum? Ne kadar çocukça!" diye geçirdi içinden. Sıra ajandaya geldi. Şöyle bir iki evirdi çevirdi. Ortasıyla sonu arasında birkaç sayfaya baktı. "Aman! Kullanılmaz bu atayım gitsin." diye mırıldandı. Ajandayı dergilerle birlikte siyah bir torbaya koyarken, kağıt çöpü olduğunu gören babası, "Kapıcıya ver onları, o halleder" dedi. Torbayı, Kapıcı Rüstem Efendi'ye verirken soğuk bir "Günaydın" dedi sadece, çocukluğundan beri tanıdığı adama...
Birkaç ay sonra, bir sabah, her zamanki gibi erken kalkan Rüstem, kalkıp giyindi ve kapıcı dairesinden çıkarak kazan dairesinin yolunu tuttu. İçeri girdi. Küreğini aldı. Kalorifer kazanını tutuşturmak için biraz kağıt gerekliydi. Torbaya küreği daldırdı. Yıllardır bu işi yaptığı için bütün her şeyi emektar küreğiyle zorlanmadan halledebiliyordu. Küreği siyah bir kağıt torbasına daldırdığında, önce kağıttan farklı bir şeye çarptı kürek. Biraz oynattıktan sonra bir tomar kağıdı alıp kazana attı. Ardından biraz kömür ve odun. Yine kürekle. Kibriti çaktı. Kazana attı. Sarı, turuncu ve kırmızı alevler içeride yükselirken kötü bir koku sardı kazan dairesini. Sanki bir çeşit deri yanıyordu.
______________________o______________________
-Korkma defter, korkma! Seni yakacak değilim.
11.03.2010 02:33