31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ay Sonu

Bir çocuk vardı eskiden. Canı sıkkınken, aklı bulanıkken veya dalgın iken eline geçirdiği kağıtlardan uçaklar ve gemiler yapardı. Şimdi büyüdü o velet. Kağıttan oyuncakların katlarını tek tek açtı. Aldı eline kalemi yazmaya başladı.
_____

Havadayım. Bir ayağım iskele babasından yeni ayrılmış. Diğer bacağımın vapura değmesine daha bir kaç metre var. Yetişebilecek miyim? Aklıma felaket senaryoları geliyor; ya düşüp bacağım sıkışırsa. Ya tamamen belimden, vapur ile iskelenin arasında kalıp, ama sonrasında boğulup ölmekten kurtulup, hayatımı tekerlekli sandalye veya yatağa bağımlı olarak geçirirsem.
Korkunç.

Bu tür düşünceler aklımdan geçerken hala havadayım. Bir ya da iki santim ilerlemişim anca. Aşağıya bakıyorum. Köpüren sular ürkütüyor beni. Varabileceğim?.. Hala şüpheli.

Sahi niye koşuyordum ki bu vapura. Tek olayı su üstünde önceden belirlenmiş bir güzergahı izlemek olan bir makineye binmemi, bu kadar elzem hale getiren olay neydi?
Aslında tek amacım insanlara bir şeyler gösterebilmekti. Göremediklerini göstermek, zihnimde biriken duygu kırıntılarını paylaşmak... Tek başıma yapabileceğimi sanıyorum her şeyi. Ama tepki lazım. Dışarıdan gelen, fikri besleyip büyüten eleştiri... Atladım o yüzden ben de. Amacıma ulaşmam için karşıya geçmem lazım.

Arkama bakmak istiyorum. Ne düşünüyorlar acaba? İskele babasından tam ayrılmadan önce bir kaç "A!" lama ve bir iki tane de "Hih!" duydum. Ancak aldığım tepkiler arasında en güzeli beni alkışlayan ve beğendiğini söyleyen bir amcaya aitti. Böyle -iyi kötü- tepki almak güzel.
Farkındalık yarattığımın göstergesi.

Düşünceler, rüzgarda uçuşan karahindiba tohumları gibi dağılıyor zihnimden. Hala havadayım. Becerebilecek miyim bakalım, amacıma ulaştıracak tahta zemine ayağımı basmayı?
_____

Üzerlerinde kat izi olan kağıtlarını aldı. En sevdiklerine göstermek için can atıyordu yazdıklarını. Annesi geldi aklına. Evet, annesi, belki tarafsızlıktan uzaklaşabilirdi, ancak zeki bir kadındı ve ona güveniyordu. Koştu yanına gösterdi yazılarını ve coşkuyla şunları söyledi:
Becerebiliyor muyum yazmayı?

27 Mayıs 2010 Perşembe

11.03.2010 | 01:02

365
x 5
1825


Beş sene olmuş bir şeyler zırvalama dürtüsünün gelmeye başlamasından beri. Beş koca sene. Bin sekiz yüz yirmi beş gün. Dile kolay (ne kadar kolpacı bir insan evladı olduğumu sayfanın üst köşesine baktığınızda 'şıp' diye anlayabilirsiniz. Bildiğin alt alta yazıp çarpma yapmışım. Pii!.).
Artık itiraf etmenin zamanı geldi sanırım, yazmaya nasıl başladığımı. Gerçi aranızda dikkatli olan bazı kimseler çoktan anlamış ve okumayı kesmiştir. Lakin ne mal olduğumu anlayıp da hala okumaya devam eden varsa, Allah onların tepesinden baksın diyorum. Oğlum, dingil misiniz lan siz? Yapacak daha iyi işiniz yok mu?
Bir 'su dökmeye' kadar gidip geleyim. Döndüğümde hala burada olursanız façanızı bozarım çok pis!
Hala buradasınız demek. İyi vallahi benden günah gitti. (Ben veya siz) ölünceye kadar dinleyeceksiniz, okuyacaksınız beni. Hiç söylemedi demeyin.
Hey Allahım! Size ayar kayacağım diye ne anlattığımı unuttum.
Heh, zırvalamaya nasıl başladığımı anlatacaktım. Gerçi bu yazı da iyiden iyiye "Azz sonraa" diyen magazin programları gibi oldu. Lafı dolandırdıkça dolandırıyorum. E ama siz kaşındınız. Böyle yapacağımı bilmiyordunuz sanki.

İtiraf ediyorum ki, bu yazı uğraşına "elimde bir sanat uğraşısı olsun, kızlar duygusal ve sanatçı kişilikteki erkeklere bayılır" gibi gayet ergen bir düşünceyle başladım. Bunu bu kadar açık ve net bir şekilde söyleyebiliyorum. Çünkü bu yaşa (ne varsa artık yaşımda!) geldim ve artık kendime yalan söyleyecek değilim.
Evet yeterince ciddi olduğumuza göre bu kanaldan devam etsek iyi olacak gibi ne dersiniz? Biri demişti "Kendimizle dalga geçmeye başlamak en büyük niteliklerden biri" diye. Tam olarak bunu demese de bunun gibi laflar işte...
Halt etmiş bence! Kendi kendimin (affedersiniz) taşak oğlanı oldum be! Dalga geçeceğim diye diye özgüvenimi ve kendime olan saygımı dibe çekmeyi başardım. Bravo!
Daha önce defalarca kere söylememe rağmen yine söylüyorum. Bu deftere , bu defter (Heh, günlük yazdığın eski ajanda 'defter' diyince edebi oldu, öyle mi?) bulunsun okunsun, hatta edebiyat çevrelerinin (kimse artık onlar?) eline geçsin ve ben, ünlü bir yazar olayım, herkes tarafından okunayım diye, zırvalamaya devam ediyorum. Ama durun; elbet bir 'baş yapıt' yazacağım ve bunu yaptığım vakit hepinizin yüzüne, ağzımın sadece sağ taraf kaslarını kullanarak, yılık bir şekilde gülüp, dalga geçeceğim. O gün elbet gelecek, bekliyorum...

Yamı yumru adamımızın bu yazıyı yazdıktan sonra çok uykusu gelmişti. Defterini yatağının üstünde unutarak uykuya daldı. Kendisi 'deli yatar' bir insan olduğu için defteri yatakta dönme-debelenmelerinin etkisiyle, yatağının duvar kenarından aşağıya düştü.
Gel zaman, git zaman kahramanımıza ara ara yazma isteği geldi. Defterini hep koyduğu kitaplığında bulamayınca, önce cep telefonuna yazmaya başladı. Ama elim bir kaza sonucu (çok içtiği bir gece telefonunun üstüne kusması) telefonu temelli bozulunca 'zırvalamaktan' biraz daha soğudu.
Zaman geçtikçe; yazmaya ilk başladığında ilham perisi, "bir şey geliyor" (gelen şey) dediği zırvalama dürtüsü, artık küçük zihnine uğramaz olmuştu.

Bu arada üniversiteden mezun oldu. Askere gitti, geldi. İş aramaktaydı, annesi "Oğlum gel şu odanı bir topla, eski ne varsa at!" dediğinde. Söz dinleyen bir çocuk olduğu için hemen işe koyuldu ve toparlamaya başladı.
Yatağın altına baktığında, eskiden okuduğu mizah dergilerini gördü. Bir de kahverengi, deri kaplı eski püskü bir ajanda. Önce dergilere baktı. Zamanında en sevdiği yazar ve çizerler artık keyif vermiyorlardı ona. "Hıh! Bunlara mı gülüyormuşum? Ne kadar çocukça!" diye geçirdi içinden. Sıra ajandaya geldi. Şöyle bir iki evirdi çevirdi. Ortasıyla sonu arasında birkaç sayfaya baktı. "Aman! Kullanılmaz bu atayım gitsin." diye mırıldandı. Ajandayı dergilerle birlikte siyah bir torbaya koyarken, kağıt çöpü olduğunu gören babası, "Kapıcıya ver onları, o halleder" dedi. Torbayı, Kapıcı Rüstem Efendi'ye verirken soğuk bir "Günaydın" dedi sadece, çocukluğundan beri tanıdığı adama...
Birkaç ay sonra, bir sabah, her zamanki gibi erken kalkan Rüstem, kalkıp giyindi ve kapıcı dairesinden çıkarak kazan dairesinin yolunu tuttu. İçeri girdi. Küreğini aldı. Kalorifer kazanını tutuşturmak için biraz kağıt gerekliydi. Torbaya küreği daldırdı. Yıllardır bu işi yaptığı için bütün her şeyi emektar küreğiyle zorlanmadan halledebiliyordu. Küreği siyah bir kağıt torbasına daldırdığında, önce kağıttan farklı bir şeye çarptı kürek. Biraz oynattıktan sonra bir tomar kağıdı alıp kazana attı. Ardından biraz kömür ve odun. Yine kürekle. Kibriti çaktı. Kazana attı. Sarı, turuncu ve kırmızı alevler içeride yükselirken kötü bir koku sardı kazan dairesini. Sanki bir çeşit deri yanıyordu.
______________________
o______________________

-
Korkma defter, korkma! Seni yakacak değilim.

11.03.2010 02:33

Mektubumsu

Gerekli olan iki şeyi aldım. Kalemim ve kağıdım da hazır. Sanırım başlayabilirim artık.
Nbr??
Ha, bu soruyu sormak aslında biraz gereksiz gibi göründü gözüme şimdi. Hepinizin gayet
ii bir biçimde idare ettiğini gördükçe merakım daha da artıyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz, bu kadar sırrınız, başkaları üzülmesin diye sakladığınız duygularınız ve hisleriniz varken, böyle rahat ve mutluymuş gibi davranabilmeyi. Tamam ben de uzun süredir bunu sürdürebildiğimi düşünüyorum ama delirme noktasına artık geldiğimi de kabul ediyorum yani.
Bunları söyledim diye sakın ha, yok "Herkes çok sahte" yok "dünya maskeler takan oyuncuların sahnesi" gibi saçma ve klişe laflar söyleyeceğimi sanmayın. Merak ediyorum sadece. İçim içim yiyor yahu, siz nasıl belli etmiyorsunuz gerçek his ve düşüncelerinizi. Ha bende bir anormallik varsa söyleyin bileyim.
Belki
spontan yalan söylemeye sizin kadar alışkın olmadığımdandır. Küçüklüğümden beri babamın "Adam bile öldürsen doğruyu söyleyeceksin" telkinleriyle büyüdüğümden veya çocukluğumda oynadığım ışığın koruyucusu, saf iyi süper kahraman oyunumun üstüme yapışmasındandır. Gerçi oyun ve küçüklüğüm dedim de akılma geldi; büyümenin getirdiği yüklerden biri de bu galiba. E ama isyan ederim ki ben buna! Yüklene yüklene Atlas gibi olduk sonunda.

Saklamaya ve saklarken delirmenin kıyısna varmaya -ki esas konumuz da buydu aslında- dönecek olursak, hiç boşuna ümitlenmeyin,
patadanak asla söylemem (ha, belki ima ederim, o ayrı.) sizlerden gizlediklerimi. Aslında inceden inceye başarıyormuşum galiba ya, ne dersiniz ?
İki ucu da pis ve kokulu, iğrenç gaytaya bulanmış çubuğun hikayesini hepiniz bilirsiniz değil mi? Heh, nefret ediyorum işte ben ondan. "Ne oldu niye bu garezin o zavallı
çubuğa?" diye soracak olursanız, şu anki durumumun tamamen bu hikayeden ibaret olduğunu der ve bir iki saniye dururum...(Durmam bitmektedir burada). Hayır, kargalarla kılavuzluk hakkında bir mevzuyu da hiç görüşmedik ama ne oldu benim zavallı çubuğuma onu anlamadım (böyle söyleyince biraz şey oldu ama neyse artık, benim lügatımda, yazılan yazılmıştır).
Çok
alaycı oldu sanırım bu mektup. Biraz ciddileşmenin zamanı geldi. Daha yapılacak bir im daha var ve gece tükenmeye başladı bile.

Sanıyorum benim sorunum istediğimi tam anlamıyla elde edememekten kaynaklanıyor. Ne istediysem tam olmadı bugüne kadar. Ya bir değişiği ama benzeri, ya birazcık eksiği oldu. Şey var bir de , bu bana mı özel tam kestiremedim ama, istemediğim bir
olay (yer, kişi veya herhangi bir maddi ve manevi istek duyulabilecek her şeyi akılınıza getirmenizi istiyorum. Ya da yapmayın böyle bir şey dümdüz okuyun, orası size kalmış), aklımın ucundan bile geçmeyen bir olgu geliyor başıma ve ben onun güzel olduğunu anlayıp, dayanılmaz bir istek duymaya başladığımda, o elimden kayıp gidiyor ve isteyip de elde edemediklerim tablomda (var böyle bir şey) harika bir yere kavuşuyor.
Tam şu anda "Bre deyyus, sen kararsız ve istikrarsız bir dingilsen biz ne yapalım, yeter artık başımızı şişirdiğin" diye bana çemkirirseniz, size yüzde yüz hak veririm. Ama dahasını da eklerim. İşte şu an içinde bulunduğum
majör (ne???) sıkıntı da basiretsizliğimin sonucu oluşan böyle bir olaydan ötürü başımı, kalbimi ve ruhumu ağrıtmaktadır.

Uykusuzluktan iyice
bebek poposu gibi olan zihnim, nereden devam etmesi gerektiğini tam kestiremiyor şu anda...

İyice çıldırdım galiba. Halüsinasyonlar görmeye başladım. Böyle dedeli, hayaletli, bir anda kaçmalı filan.

Sabrınızı zorluyorum, evet bildiniz. Büyük ödül olarak benden daha çok
zırvalık okuyacaksınız şimdi. Ancak bu yazdıklarım bir kişiye ulaşsa o da kafi.
Böyleyken böyle hacılarım ve hacılarımın, ana, bacı ve kızları. Bu merakım, belki biraz naifliğim, bazen, sonrasında kafamı duvarlara vurduracak kadar düşüncesiz hareketlerde bulunmalarım, azıcık zevzek ve bir tutam patavatsızlığım yüzünden bu
duyguduruma geldim. Yapımda ve yayında emeği geçen herkesin (ki ben ve kendim oluyorum) Allah belasını versin. Teraziye tıklamayı da sakın unutmayın e mi kuzucuklarım (kuzu şişlerim). Emeğe sayıgıyı katiyyen ihmal etmiyoruz.

-Ve mektup büyük klişelerle devam eder-. Dayanamıyorum artık anlayacağınız. Hepinizi karşıma çekip gerçek hislerimi,
haykırmak değil de (çok kaba kaçar çünkü), söylemek istiyorum -Ve klişe burda biter-. Ha bunları yapacak mıyım? Tabii ki de hayır. Herkesin bildiği, genel geçer cümleleri sıralayan, fikri az lafı bol herkesin yaptığını yaparım anca, yazıda delikanlılık, ki dikkatli olanlarınız bunun nasıl yapıldığının şıp diye anlamışlardır. Anlayamayanlara (olabilir, insanlık hali) özet geçeyim; "Çok laf hiç iş"

Gecenin sonuna geldik. Ooo sabah olmuş. Yine geç kaldım. Bu saatten sonra hayatta yapamam o
i. Şu iskemleyi ve ipi kaldırıyım şimdilik. Belki başka sefere...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Kızıl Deniz

Deniz bu gece kızıl yine.
Almış rengini
Geceyi aydınlatan güneşten.
Boyamış kendini ışıkların en yücesine.

Deniz bu gece kızıl yine.
Almış rengini
Yaşamın kaynağı,
Veya acıların tesellisi olması için
İçimize akıttığımız
Kandan.

Deniz bu gece kızıl yine.
İçmiş al, ruhları birer birer ısıtan meyden.
Ve sarhoş olmuş
Dans ediyor,
Bir rakkasenin görülmemiş kıvraklığı ile.

Deniz bu gece ışıl ışıl yine.
Atmış üstündeki kederi benim aksime.
Giymiş kor gibi kırmızıları.
Elinde kan kırmızı şarap.
Dudaklarında ve gözlerinde
En harika güllerin kızıllığı...

Deniz bu gece güzel yine.

14 Mayıs 2010 Cuma

Silah Zoruyla Yazılan Şiir

Delirdim galiba.
Pek de aklı başında sayılmazdım aslında.
Neden dönüyor bu dünya
Ben ölesiye duruyorken?
Durgunluğumuza inat mıdır yoksa
Bu kadar sevgi ve çaba?

As gönlümün ince telini
Çal umut rüzgarıyla.
Dinsin aklımın çığlığı,
Bassın kalbim yaygarayı.
Yeter ki; Kararsın içimin sancısı.

Yo! Pişman değilim kaderden.
İnsan değil midir zaten insana küstüren?
Ya dünya mıdır
Başımızı dindiren;
Unutturan durgunluğu?

Saçmalık, düpedüz saçmalık!
Sırf durduğu için
İnsanın kaybolması.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Sarsı

Uykusuzluk; feci kafa yapıyormuş.

Saat sabah yedi civarı. Eve gir(e)mediğimden ötürü vakit geçirmem lazım.
Dolaşmak için çıktığımda iki tane güvercin gördüm. Vücudunun geneli grili, siyahlı ve tam boyunlarının altı mor ve yeşil tüylü. Bostanlı Açık Hava Tiyatrosu'nun oradayım. Bir metre kadar önümdeler. Hala uçup kaçmadılar. Yürürken boyunlarını durmaksızın, ileri geri oynatmalarına bakıp çok eğlendim; böyle gülümsemeli, kendi kendine konuşmalı filan.

'Yunuslar'a doğru gidiyorum. Sahilde "amaçlı yürüyüş" yapan birçok insan var. Çoğu eşofman takımlı. Bazılarıysa köpekleri kaka yapsın diye çıkmış dışarı. Saat sekiz olmadı bile daha.
Bir banka oturdum. Bostanlı iskeleden Karşıyaka'ya doğru giderken baştan dokuzuncu...Aslında oturmadım da daha çok tünedim diyelim. Normalde insanların sırtını dayadığı yerin üstüne oturdum ve oturulan yere de ayaklarımı koymuştum. "Vapura mı binsem acaba" diye düşünüyorum. Seferler yeni başlamış olmalıydı. Bir feribot yanaştı iskelede hep yanaştığı yere. Üç vapur yolcu almayı beklerken ikisi de yola çıkmıştı.
Rahatsız oturuşumdan ötürü popom acımaya başladı, kalksam iyi olacak. Güneş de bulutların arkasında. Birkaç ışık huzmesi görülüyor sadece.
Ne zaman aydınlanacak bu gökyüzü?

Kalkmak ve devam etmek istiyorum boş yürüyüşüme. Üşeniyorum. Oturmak güzel, oturmak iyi. Denizde bir iki tane bira şişesi... İçlerinde hava olduğundan batmamış, sallanıp duruyorlar.
Deniz o kadar sakin ve düz ki üzerinde yürüyebileceğime kolayca inandırıyorum kendimi. Ha, "bu nasıl oluyor?" derseniz: "Olm yürünür lan bur'da!" diyorum sadece. Sonra yüzey geriliminin beni kaldıramayacağını düşünüp bu fikirden de vazgeçiyorum (Başka bir nedeni yok! Gerçekten...)

Uykusuzluktan sızmak üzereyim. Beş saniyede üç-dört kere kırpıştırıyorum gözlerimi. Ayaklarım sallanıyor. Güvercinler de sallıyor kafalarını. 'Denizdeki şişeler' de katılıyor bu mükemmel etkinliğe. Sanırım ruhum da sarsılıyor. Birazcık. Kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum.

Sonra zaman duruyor. Evet doğru okudunuz. Zaman duruyor. Ne olduğunu anlamıyorum ilk başta. Ancak çocukluğumda, çok fazla fantastik ve bilim kurgu öğeye maruz kaldığım için çok da yadırgamıyorum bu durumu. Güvercinler havada asılı halde, vapurlar da hareket etmiyor. Koşan insanlar, sahillere ve parklara konan o saçma spor aletlerinde çalışanlar ve şişeler. Hepsi sabit duruyor, en ufak bir harekette bulunmuyorlar.

Zamanı bükmek. Günümüz gerçekliğinde, çoğu insana gülünç gelebilecek bu hadise şimdi başıma geliyordu. Ara ara böyle bir şey olursa neler yapacağımın hayalini kurardım (biraz dizi kafasına gelip neler yapacağımı anlatmayaym). Ve kafamdakileri gerçekleştirmek için yola koyuluyorum. Heyecanlıyım ve acele etmem gerekiyor. Ya ben tasarladıklarımı yaparken zaman normal akışına devam etmeye karar verirse?
Bu ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum.
Daha sonra güvercinler yavaşça kanat çırpmaya başlıyor. Kahretsin! Bu olmamalıydı. Acele etmem lazım. Arabalar biraz daha hızlanmaya başlıyorlar. Henüz normal hıza varmış değilim. Acele etmeliyim. Ben acele ettikçe zaman hızlanıyor bu sefer de. Evet. Normal zamanı çoktan geçtim. Yapmak istediklerimi yapamıyorum. Yine. Aceleyle hareket ederken. Karşıyaka Çarşı'ya varmışım. Saçma bir, 'romantik pop şarkı klibi'nde gibiyim: Ben normal hızda, yavaş yavaş hareket ederken, etrafımdan normalin on-on beş katı hızında arabalar ve insanlar geçiyor. Ağzımdan çıkan tek söz "Hıh!" oluyor! Neyse deyip ben de kendimi akışa bırakıyorum.

Neredeyse bir dakikada (en azından bana öyle geliyor), kahvaltı edip, bizimkilerin beni affetmesi için birkaç hediye alıp evime gidiyorum. Daha uyanmamışlar. Beş saniye sürmeden pijamalarımı giyip, başımı yastığa koyduğumda ancak normale dönüyor zaman.

Uyumak istemiyorum. Zamana müdahale etmeyi tekrar istiyorum. Ben, ben her şeyi düzeltebi...
Uykunun sıcak göğsüne bırakıyorum kendimi...Sonrası?..Tabii ki yok...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Bilincin Altı Üstü Olmaz

04.06.09 | Gece (tahmini)

Dünyanın en çok düşünen ama hiçbir fikir üretmeyen adamı 'mey'in zihnine hoş geldiniz. Dilerseniz size bilinç altımın kapılarını ardına kadar açabilirim. Tabii bunu dileyeceğinizi pek zannetmiyorum. Çünkü içerisi korkunç düşlerle, iğrenç canavarlar ve kokuşmuş sürüngenlerle dolu olabilir. Bu bir ihtimal. Belki de bunların hiçbiri yoktur ve pespembe bir gökyüzüne sahip şekerden bulutları, çikolatadan nehirleri olan, marşmelovdan kuzuların vafıldan tepelerde hoplayıp zıpladığı, obur bir kız bilinç altısı ile de karşılaşabilirsiniz.
Sorun şu ki; bunları ancak o kapıyı ardına kadar itme cesaretini kendinizde bulabilirseniz göreceksiniz. Bu kapıya ulaşırken yolda başınıza gelebilecekleri hesaba katmıyorum bile.

Bilinç altım bir fikirler fırtınası. Fırtına derken, bayağı bildiğin şu 'Yeni Dünya' da denen Amerika kıtasında görülen cinsten. Az önce hortuma kapılıp uçan bir inek bile gördüm. Böyle arada buraya birkaç nefes üflüyorum. Kasırgam hızlı olduğu için biraz konudan konuya zıplama oluyor ama olsun. İçimdeki buhranı dağıtıyorum bir nebze de olsa.
Gerçekten buhranlar geçirecek kadar sıkıcı biri miyim ki? Kendimce hayır ama başkaları ne düşünür bilemem
(Öf bu ne ya! İyice ergen kız günlüğü gibi oldu. Zırvalamakta sınıf atladım. Bitiriyorum.)
...
23.07.09 | Sanıyorum ki yine gece.

Yok bitirmiyorum (tamam bu biraz geç oldu). Yine dinlediğim müzikten bir şeyler geliyor. Onları yazıyım bari genelde yaptığım gibi. Sanırım bu yaptığım bildiğin günlük tutmak oluyor. Ne kadar dalga geçsem de buyum işte. Görünüşüm de benzese tam bir "emo"yum sanırım. Evet yavaş yavaş tiksindiğim her şey oluyorum. Belki de onların erişemediklerine imrendiğimden böyle kötü gözle bakıyorumdur. Kedi ve ulaşamadığı ciğer muhabbeti...

Gerçi bunlardan önce sıkıcı bir yazar (zırvalayıcı) olmamam gerek. Bunu yaparsam herhalde bir yerlere gelirim diye düşünüyorum. Ha bir de özgünlük var tabii. Onu da sağlamak lazım. Önemli şey (özgünlük mü özgüllük mü tam çıkartamadım şimdi). Galiba böyle birer sayfa birer sayfa zırvalarsam ufak bir çocuk kitabı veya bir kişisel gelişim kitabı ebatlarında bir eserim olabilir. Buraya yazmamın amacının ne olduğunu sanıyordunuz ki? Ölünce veya öncesinde bu defter birinin eline geçsin, basılsın ve herkes de okusun istiyorum.

Büyük kolpacıyım anlayacağınız.

Ahan da bitti!