12 Kasım 2010 Cuma

Oyun

Tanrım
Seni büyük sanatçı!

Önce senaryolar yazıyorsun
Biz küçük oyuncularına.
Dramalarla komediler iç içe,
Oynaması zor.

Sıra dekora gelince,
Boyuyorsun gökyüzünü
Hayal bile edemeyeceğimiz renklere.
Kalp atışlarımız,
Kuşların sağır edici ötüşleri
Ve rüzgarın uğultuları eşliğinde,
En sevdiğim senfoniyi
Çalıyorsun üstüne.

Hiçbir heykeltıraşın
İçinden çıkartamayacağı eserler
Üretiyorsun doğadan.

Böyle harikalarla oynamak güç.
Repliklerimiz derin anlamlı,
Yükümüz ağır.
Ancak oyunculuklarımız amatör.

Bu zamana kadar doğaçlamayla
İdare etmeyi becerdim.
Ancak hiç bilemiyorum,
Neler bekliyor
İlerleyen bölümlerde bizleri.


__o__

28.10.09 17:33

31 Ağustos 2010 Salı

31.05.09 Saat 3-4 Civarı. Dışarıdayım

+Allahım bu neden böyle oluyor?
-Şu an ruhani varlıklarla bağlantınız kesilmiştir. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Gecenin fısıldadıkları
En tatlı musiki
Şu aciz kulaklarıma.
Tekrar ediyor,
Yıllardır ölmeyen senfoniyi.
Eğlence vaatleriyle
Zehirliyor.
Ezip bitirmemi istiyor
Karşımdakini.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Yardırtmaç: Bayram Özel

| Çorâb veremedi.

| Bıçak bileyicileri, sahip oldukları el, göz ve bacak koordinasyonlarıyla değme davulculara taş çıkartır bence.

| Olm, koç boğazladım lan!..

| Bir hayvan kestim bu bayramda. Üstüne közleme ve az pişmiş et yedim. Sanırım bi'de üstüne 'Cannibal Holocaust' isimli filmi izlersem, gidip Orta Afrika'daki yamyam kabilelerin arasında gayet yaşayabilirim. Yani, sanırım...

| Elimde, bir koçun yarısını taşımak da garip bi' hismiş, onu anladım.

| Kurban Bayramı'nın ilk gününden sonra "İstanbul Boğazı kırmızıya boyandı!" haberleri vardı yine. Bu kadar büyütülecek bi' şey yok aslında. Yarım saat sonra gelgitten, balık yemi olmaktan dağılacak o renk. Hem gayet güzel bir görüntü bence. Kızıl bir deniz, martılar, boğaz manzarası... Tam fotoğrafını çekmelik. Bence her Kurban'da Boğaz'a turistik geziler veya fotoğraf gezileri düzenlenmeli. İyi para kırılır.

| Olm, koç... Lan!

| Ben hepinizim. Evet. Gidip namaz da kılıyorum. Gidip içiyorum da. Her konuşmaya -bazen saçma sapan da olsa- atılabiliyorum. Neden? Belki maymun iştahlılığımdan, en az bi' iki cümle bir şey okumuş, duymuş olabiliyorum çoğu zaman. Hah, tiyatro yaptım mesela bir ara. İlk ve orta öğretim hayatım boyunca çok çalışıyordum. Şimdi ise tembelin ve haytanın önde gideniyim. Dümdüz bir oyun delisiyim aynı zamanda. Ama sosyal bir ortamdan da hiç kaçmadım bugüne kadar. Tabii bunu söylememe rağmen, gidip insanlarla hiç konuşmak istemediğim, sırf bu yüzden "Selam" bile vermediğim çok zaman oldu. Bazen 'tambirpiç' olabiliyorum. Ama çoğu zaman uslu bir çocuğum. Bu ve bunun gibi örnekleri gayet rahatlıkla çoğaltabilirim.
Bazılarınız bunu karektersizliğe, bazı iyimser olanlarınız ise çok yönlülüğe yorsa da; ben bu iki düşünceye de pek aldırmadan, böyle yamru yumru, eciş bücüş olan hayatıma devam ediyorum işte.

| Olm, kestim lan!

| 'Her diziye bir Egeli!' diye kampanya mı var, Türk televizyonlarında? Anlamadım gitti.

| Dizi ve filmlerdeki "Alık ve düpedüz mal olan tiplerin, sonunda başarıya ve esas kıza kavuşmaları" olayı var ya hani (en son "Gelecekten Bir Gün" isimli filmde gördüm), hah işte o bildiğin, kurnaz insanlar tarafından, bu tip 'inek'lerin uyutulup, sağılması için düzenlenmiş bir komplo!
"Eheh, nası' olsa sonunda ben gazancam kie!" diye düşünedursun o embesiller; arkalarından yaklaşmakta olan, kocaman (genelde yaşça büyük kimselerde olur) hem de açılmış bir şemsiyenin farkında değiller.

| (Gerek ben, gerekse başkaları tarafından) Her zaman söylenmiştir; insan yaratıcılığını en fazla arttıran şey, can sıkıntısıdır.

| Olm. Lan!

| Telekinezi ne zaman icat edilecek? İnsanın, çok uykusu varken, yattığı yerden ışığı kapatabilmesi lazım çünkü ("Alkışlan kapatılan lambalar var kie!" demeyin, valla' kalbinizi kırarım).

| İcâd edemedi.

| ...ve evet, bu bayramda da, benim gibi yamru yumru adamların canı çok sıkılmıştı...

| Olm!..

10 Ağustos 2010 Salı

Saplamalar

Elinde bahçeden koparıldığı belli beş tane çiçek vardı. Bir pembe gül, üç karanfil ve tabii ki bir tane de kırmızı gül...
Sabırsızlıkla otobüsünün gelmesini bekliyordu. İçi içine sığmıyor, çiçekleri verdiğinde olabileceklerin hayallerini kuruyordu.
Kıvırcık kahverengi saçlarıyla güzel bir uyum oluşturan, koyu kahverengi gözlerinde, aklındaki 'düş'ünceleri belli eden
parlamalar görünüyordu. Hep iyimser hayallerdi bunlar. Hatta içlerinde, izlediği bir Yeşilçam filminde gördüğü koşup sarılmalı
olan bir tane vardı ki en çok umduğu sahne de buydu.

Sahne dedim değil mi? Bir anda hayatı bir tiyatro sahnesi veya bir film seti gibi görmeye başladık. "Dünya bir sahne
ve bizlerde onun oyuncuları/figüranlarıyız" gibi cümleler hayatımızın bir vazgeçilmezi, bir sosyal sorun anlatılırken
en çok kullanılan sözler haline geldi. İşin daha da garibi, biz ne kadar böyle bakarsak bakalım, hayatın gittikçe
daha sıradan daha hoşgörüsüz ve yazılı senaryolarla oynanan birkaç oyundan çok farklı olduğunu gördük. Ama gördükçe daha
da üstüne gittik bu sahne düşüncesinin.

Şaşkın dostumuz binmiş otobüsüne. Elindeki çiçeğin otobüsteki diğer kişiler üzerinde bıraktığı etkiden olsa gerek,
garip bakışlar eşliğinde oturacak bir yer arıyor. Bulamıyor tabii ki. Her zamanki yeri olan arka koltuk ile arka kapı
arasındaki boşluğa çöküyor yine. Hafif çömelik pozisyonda oturmasından ötürü okul pantolonundan önce çorabı sonra
da az kıllı bacağı görülüyor. Bu manzarayla biz karşılaşıyoruz. O ise bir film sahnesinin, hayata zorla ittirilmiş bir
klişesini tekrarlıyor; camdan uzaklara bakıp düşünmek.

Sıradan düşünceleri dramatize ederek ilgi çekmek isteyenlerin yegane mimiği, tek sığınağıdır bu eylem. Derdi
asla keder değildir "uzaklara bakıp düşünen insan". Birilerinin gelip "ne o daldın yine" gibi sözlerle oltaya atlamasını
için için ister. Eğer bu yemi yuttuysanız işiniz bitmiş demektir. Hemen sıralar size sözde keder bombalarını: "Herkes"
üstüme geliyor ve "bu kalabalığın içinde çok yalnızım" en büyük klişesidir uzağa bakıp düşünen"in. Halbuki ne kimsenin
üstüne gittiği vardır ne de yalnız olduğu. Tek amacı, kendi kafasında kurduğu tiyatroyla "izleyenleri" etkilemek,
paramparça etmektir, ki yalnızca kendini kandırır.

Yavaş yavaş ineceği durağa yaklaşırken, salakça bir sırıtış belirdi yüzünde. Büyük ihtimalle salgıladığı hormonlar
yüzünden kalbi de hızlanmaya başladı. Ama o "aşkına yaklaşma"nın verdiği hissiyata bağlıyor bu durumu. Yavaşça
kalkıyor yerinden (Hoşçakal az kıllı bacak). Camdaki yansımasından kendine çeki düzen vermeye çalışıyor şimdi. Kadir
İnanır'ın üç numaralı bakışını bir Jim Carey edasıyla taşıyor yüzünde. "Çok etkilenecek" diye mırıldandıktan hemen
sonra otobüsün sarsılması ve ağır çantasının etkisiyle yaşlı bir amcaya çarpıyor. "Pardon, özür dilerim, kusura bakmayın"
diye üç defa özür diledi adamdan. Sanırım şimdi de ufacık zihnindeki "kibarlık valfini" açmıştı.

Hayatta bazen kendimiz olmamamız gereken durumlar vardır. Birine hiç istemeden zarar vermek, veya bir kızı
tavlamak için kendini "kasmak" gibi insanı çıkmaza sokan durumlardır bunlar. İşte böyle durumlarda bizim minik
bilincimiz ne yapıyor? Değişik kişilik ve davranış şekilleri üretiyor tabii ki. Ve yeri, zamanı geldiğinde bunları ihtiyaca
göre kullanıyor. Misal, kendi arkadaş çevresinde argo konuşmaları hiç dilinden düşürmeyen bir insan, bir iş görüşmesine
gittiğinde "tam bir beyefendi" veya çok modern bir adam olabiliyor bir anda. Ya da ana kuzusu olarak tabir ettiğimiz
biri, bir sosyal ortamda "Asarım, keserim!" nidaları savuran bir "Cesuryürek"e dönüşebiliyor. Yani kısacası, hepimiz
birden çok kişiliği barındırıyoruz ama, çoklu kişilik bozukluğu görülenlerden tek farkımız, bu kişilikleri yararımıza
kullanabilmemiz. Tabii kendi benliğini kaybetmek ne kadar yarar sağlarsa.

İniyor otobüsten kıvırcık. Heyecanının kat ve kat arttığını on santimetre yakınına geldiğinizde duyabileceğiniz kalp
atışlarından anlayabilmek mümkün. Sokağın karşısında olan okuluna geçmek için ışıklarda bekliyor. Yanında onun gibi
kızlı erkekli (daha çok erkekli) bir öğrenci güruhu var. Tam o esnada görüyor, biricik aşkını. Yolun karşısında. Sanki
ondan tarafa dönüyor gibi. Evet evet! Yanında kendinden biraz daha çirkin iki tane kız arkadaşıyla (güzellik kontrastı)
konuşurken bir anda sağ tarafına döndü. Şu an kendini karizmatik sanıyor kahramanımız ancak, karşısındaki kızın
gördükleri şunlar: elinde koparıldığından beri su yüzü görmedikleri için pörsümeye başlamış üç-beş çiçek tutarak kendisine
mal gibi bakan sınıf arkadaşı Kemal ve onun kafasına hızla yaklaşmakta olan bir el...
"Ah! N'oluyo' lan!" diyerek hızla arkasına döndü. "Ne var lan şaka da mı yapamıy'caz Denyo!" diye bir karşılık geldi
esmer, düz saçlı arkadaşından. Tam bunu söylerken, kafasına vurduğu eli omzuna atmıştı çoktan. Kıvırcık Kemal (kısaca
KK diyeyim artık) 'in aklında ise tek bir düşünce vardı: "Bunu Seda gördü mü acaba? Çok rezil olmamışımdır umarım!"
Bunları düşünürken göz ucuyla biriciğine baktı, kikirdiyordu arkadaşlarıyla. "Eyvah kesin gördü!" diye bir düşünce geçti
aklından. Bunun üzerine kendi kendine sinirlenip sonunda patladı arkadaşına (onun da adı Mehmet olsun bari). "Ya olm kaç
kere dedim yapma şunu diye bak kız gördü amk!". "Gördüyse gördü çok da fifi!" dedi Mehmet de ve ekledi "O ne o elindeki
çiçekler. Vay goççum! Manitasyon olayları ha! Neyse, lan sınavda kopya vericen di' mi? Bak oğlum..."

Bu seferki saptamam kısa ve öz olacak: Hayat enerjimizi emip sömüren, görüldükleri yerde katledilmesi vacip olan bu
tip arkadaşlarınız varsa; gerekenlerin yapılmasını, sevgilerimle, rica ederim.

Mehmet böyle gerekli gereksiz bir sürü şey söyleyedursun, KK çoktan aramızdan ayrılıp, kendi kendine, çiçeği verirken
söyleyeceklerini, içinden prova etmeye başlamıştı. Bu arada ışıklardan karşıya geçmişler, okulun dış kapısına gelmişlerdi.
Ve birden şu soruyla irkildi KK: "Ne oğlum bu saçların hali!". Kafasını kaldırdı. Karşısında, şu her okulda, azami bir tane
bulunan bela hocalardan biri. Veya KK'nin okulundaki öğrencilerin çağırdığı adıyla: "Coğrafyacı".

Kel kafasının arka ve yanlarını saran saçları ile sigara içmekten ortası sararan bıyıklarının, kıl teli olarak yarısı siyah
yarısı beyaz olan ve yeşil gözleri çakmak çakmak bakan bu adamın, disiplin sağlamaktan başka bir amacı yoktu aslında.
Ama, mesleğini biraz seven adamın bu sözlerini ve bundan sonra yapacağı davranışları bizim kıvırcık, her öğrencinin okul
hayatı boyunca en az bir kere kullandığı o klasik cümleyle açıklayacaktı: "Olm Coğrafyacı bana taktı yhea!"

"Bak, bak artise bak! Ne o elindeki çiçekler! Gel bakiyim buraya. Ne bu hal! Saçlar da papaz gibi. Nası' alayım evladım
seni böyle okula? Git kestir saçını adam gibi öyle gel bakiyim.Almayacam bak yoksa..."
'Ama, hocam!' bile diyemedi KK. Hem ne diyebilirdi ki? Zaten, içinden prova almaktan iyice ambale olan zihni bu
sözlere bir karşılık veremedi. Gerisin geri, tek bildiği tıraş, amiyane tabirle, "eşşek tıraşı" olan, okulun yakınındaki berbere
doğru yürümeye başladı. Bu arada yolda da, Coğrafyacı'nın berberden komisyon aldığı gibi saçma bir fikir düştü aklına.
Sonrasında, bu fikri, arkadaşlarına bugün başından geçenleri anlatırken, bir espri olarak kullanmaya karar verdi. Sonra da
"Ucundan az'cık kestiririm saçımı, yine güzel görünür" diye düşündü (evet, 'beyin fırtınası' dediğimiz, az çok böyle bir şey).
Çoğu erkek öğrencinin, (sırf birilerini etkilemek için) gözü gibi baktığı saçları, işine yürekten bağlı öğretmenler yüzünden
berber çırağının kullandığı fırça ve faraş eşliğinde çöp tenekesini boylamıştır.
Berberden çıktı "Artık kıvırcık olmayan Kemal" (kısaca AKOK, da diyebililrim ama biraz kötü olur diye düşünüyorum).
"Of Alla'm iğrenç oldu ya! Tam da bugün olacak iş mi bu!" diye düşünüyordu; berber ile okul arasındaki arabaların
camlarında saçına bakarken. Okulun dış kapısına vardı. Tıraşını olup gelene kadar ilk ders çoktan bitmiş, öğrenciler
teneffüse çıkmışlardı. Saatine baktı. Dersin başlamasına daha vardı. Dış kapıdan içeri girdi. Gözleri Seda'yı arıyordu.
Kantinin yanındaki bir bankta, okula gelirken gördüğü arkadaşlarıyla oturuyordu. Kalbi tekrar, otobüsten indikten sonraki
ritmine döndü. Çiçeklere baktı. Biraz solmuşlardı ama yine de etkileneceğini düşünüyordu. Son bir kez tipini düzeltmek için
en yakınındaki pencerede kendine bir baktı. Bu arada içerideki öğretmenler de, "N'apıyo ki bu?" edasıyla Kemal'e (evet,
baktığı pencere öğretmenler odasınındı). Tekrar Seda'nın olduğu tarafa döndü arkadaşları gitmişti. Şimdi 'tam sırası'ydı ve
yola koyuldu.
+Me..merhaba Seda. N'aber?
-İyi ya! Senden?
+N'olsun işte! Yuvarlanıp gitmece... (Evet şimdi de biraz 'mal ama, kibar ve şirin' kimliğine bürünmüştü).
-O çiçekler...
+Al! Senin için! Ko..konuşmak istiyorum senle.
-Sağ ol ya. Ne konuşucan?
+İşte, sen. Ben... Yani ikimiz. Uhm...Şey. Yani sen ve ben birlikte...
-Efendim?! Anlamadım?
+Yani şey diyorum. Çı...çıkar mısın benimle? (Güm!)
- (Alaycı bir şekilde gülerek) Hmm. Ya! Öncelikle teşekkür ederim. Bak! İyi çocuksun Çiçekler de güzel... ama...

Burada keselim. Nasıl sonuçlandığını az çok tahmin etmişsinizdir zaten.

_______0_______
Ekim 2008'de başladığım hikayeyi bir yere kadar yazıp sonrasında unuttum. Bir kaç ay önce tekrar buldum. Anca bitti.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Frik Şov: Bir Doğum Gününe Ait Bir Kaç Anı

Her şey birilerinin "23 Aralık Emre abinin doğum günü" demesiyle başladı

Hayatında bir şekilde bulunduğum, kendimi tanıttığım ve tanımaktan büyük keyif aldığım bu güzide insanın doğum gününü kutlayacaktık. Gerçi şu aralar doğum günü yapmaktan, tebrik etmekten ve gelen doğum günü tebriklerini kabul etmekten kafam ve cüzdanım birazcık cacığa dönmüş olsa da 'güzel bir kutlama yapılır' diye tahmin yürüttüm. İyi de geçti ama o gün beni kanser eden bir kaç şeyi yazmazsam, bir iki gün boyunca bunları düşünür, düşünür sonra kendi kendime delirerek unuturdum ve başka kimse de bilmezdi herhalde diyerekten yazıyorum bunları (Bu arada " 'ama' sözcüğünden önceki cümleleri kâle almayan" Hıncal 'Kılcal' Uluç abime katılmadığımı söyleyerek buradan selam göndermeyi kendime bir borç bilirim
...ne güzel toplanmış, nefis yemeklerimizi yiyip sohbetimizi ederken, tam arkamızdaki masadan, diyaframdan geldiği çok belli tiyatral bir ses geldi. Aynen bir salağa anlatır gibi Homeros'un Odessa destanından bahsetiyordu. İlk başta ne yaptığını anlayamadığım bu adam daha sonra, kıl edici ses tonuyla(taklidi için sayın Emir Akıncıoğlu'na başvurunuz), bu "öyküyü" nasıl senaryolaştırıp sahneye nasıl koyduklarını anlatıyordu. Yok işte dış sesleri burdan almışlar, yok dekor olarak sadece oyuncular varmış da bilmem ne! Allah allah kime anlatıyor acaba diye şöyle kısaca arkamı döndüğümde, alımlı bir kadın gördüm karşısında. Adama gelince; iki elini avuç içlerini birbirine bakacak şekilde birleştirip iki bacağının arasına koymuş kambur bir şekilde oturuyordu. Kahverengi saçları uzundu ve çoğu kırlaşmış bir top sakalı vardı. Biraz ezik bir görüntüsü vardı ama anlattığı şeyden çok önemliymiş gibi bahsediyordu. Resmen,kaç sene yaptığını bilmediğim (muhtemelen 3-5 senedir), tiyatroyu kullanarak 'ekmeğini yemeye' çalışıyordu. Ve üstelik sanırım biraz işe de yarıyorlardı. Neyse diyip önüme döndüm.


Bizim sohbetimiz sırasında oluşan yine kısa bir sessizlik anında yine duydum 'Bay Diyafram'ın gıcık sesini. Bu sefer konu 'bir transeksüeli nasıl başarıyla oynadığıydı'. Ne oldum delisi bu ucubik yaratık, hastalıklı bir narsistlikle kendini övüp duruyordu. Yeterince övüp kendini büyültürse, karşısındakini bir lokmada yiyebileceğini mi düşünüyordu bilinmez, durmak bilmiyordu.

Daha sonra konu kadın ve erkek ilişkilerine geldi. Bay Diyafram saçma bir şekilde beni de kendine bağlamıştı. Masamızdaki muhabbete dikkatimi veremiyordum. İşte aldattığı hatunlardan ve sevgililik kurumundan ,"ben bu işleri yıllar önce çözdüm,hocu" kafasıyla, bahsediyordu. Arkamdaki durumun ne olduğunu görmek için tekrar döndüm...

...şöyle kısa bir süre adama baktıktan sonra, masada duran, birinin üstünde tiramisu artıkları diğerinin kesici tarafında birazcık yağ lekesi bulunan iki bıçağı kaptım. Aynen bir "V" edasıyla parmaklarımda sallamaya başladım. Bu arada adama doğru yaklaşıyordum. Yeterince yaklaştığıma kanaat getirince bıçakları elimde sabitledim ve tek hamlede, bir bıçağı boğazına diğerini kalbine sapladım...

Sonra "hah!" diyip önüme döndüm. Bu arada Bay Diyafram, konu nasıl geldiyse "Lego"lardan bahsediyordu. Daha sonra mükemmel şovunu muhteşem bir "Avrupa Birliği projesi" konuşmasıyla noktaladı. Kalkıp giderken kendisini "bu neydi ya!" sesleriyle uğurladık.

Sonrasında pek önemli bir şey olmadı. O gün yaşadığım 'ucube gösterisi'ne katılmaya çalışan bir adet duvara yapışan ve döne döne inen yapışkan oyuncak bir de "Can kırıkları" şarkısının klibinde adeta yüzüne ışık inen (evet, nur değil ışık) bir canavara dönmüş Şebnem Ferah var idi. Ta ki otobüse binene kadar.

İzmir belediyesinin yeni aldığı kırmızı otobüslerde ön taraftaki, birbirine bakan dörtlü koltukların hemen arkasında oturuyordum. Önümde iki tane kız tam onların karşısında da üst üste yığılmış iki defter bir battaniye ve bir termos durmaktaydı. Kızlar o koltuklara oturmak isteyenleri "dolu" diyerek engelliyorlardı. Nedenini anlamadım ve dergimi çıkarıp okumaya başladım.
Bir süre sonra kulaklığımda çalan müziği yarıp geçerek duyduğum şu soruyla irkildim: "Dünyanın en uzun nehri hangisidir?". Kafamı kaldırıp baktığımda, eşya yığınının yanına cam kenarına kafasının sadece ortası kel, etrafında ise kısa gri saçlar bulunan bir teyze gördüm. Üzerine yün içlik, altına da pijama altlığı giymiş yaşlı kadının ellerinde, sanki sobayla uğraşırken yanmış gibi görünen hafif yanık izleri vardı. Yanakları ve burnu ise kızarmıştı. Soruyu kızlara o sormuştu ve cevabını bekliyordu. Kızlar tereddüt ederek "Nil" dediler. Kadın "hayır hayır hayır ! Doğru cevap Missisipi olucaktı" dedi ve bir soru daha sordu;"dünyanın en büyük 'tepesi' hangisidir?". Kızlar bunu da bilemediler. Pek saygıdeğer hanfendi en sonunda coşup 1888 yılında ne olduğunu sorup kızlar yine bilemeyince, mükemmel bir tespitte bulundu: "Ya çocuklar ben ilkokul mezunuyum sizlerse üniversite okuyorsunuz. Görün işte!.." daha başka şeyler de söyleyecekti belki ama...

ben ayağa kalkıp; "Ne alakası var teyze şimdi bunun üniversite okumakla. Yaşından utan bir de kafan güzel ahkam kesiyosun kızlara" diye çemkirmeye başladım.Önce karşılık vermeye çalıştı, ancak ben devam edince kadın sustu. Bir sonraki durakta da indi zaten.

...başı önüne düştü ve uyumaya başladı. Ben "Oh be!" diyip tam dergime geri dönmüştüm ki, Bayan Missisipi güzellik uykusundan uyanıp, abartı bir vurgu katarak ve avaz avaz bağırarak, Atatürk'ü bol bol öven ilkokul şiirleri okumaya başladı. Sonra bu şiirler, kral tv'de yayınlanan şarkılara benzeyen, tamamen atasözleri, sokak jargonu ve deyimlerden oluşan şiirlere(ki kendisi yazdığını iddia etti) dönüştü. Oradan meyhane şarkılarına geçen Bayan Missisipi, finali ise içinde çok fazla Muhammed ve Allah geçen ilahiler eşliğinde yaptı. O esnada kulaklığında Tool'un "The Pot" şarkısı çalan ben,adeta bir hipnozdan uyanırcasına kendime geldim. Çalan şarkıyı Missisipi'ye armağan edip bir an önce otobüsten indim.

Acele edip iki durak önce inmişim. Ama en azından bu şovlar bitmişti artık. Mp3 çalarımın sesini biraz açıp, hızlı adımlarla evimin yolunu tuttum

____O____

24 Aralık 2009 Perşembe, 02:26

5 Temmuz 2010 Pazartesi

...

Artık çağrışamıyorum!
Anlayabiliyor musun?

Dualarım kabul oldu,
Durmasını söylemiştim zihnime,
Gelmiyor artık aklıma hiç bir düşünce.
Işığım söndü.
Gölgeler içinde kalıyorum.
Önce renkler kayboluyor;
Zifir geliyor ardından.

Başım dönüyor.
Alın dualarımı,
Geri verin düşlerimi bana!
Yok; ama"Alış" diyorsunuz siz,
Bu fena karanlığa.

Bir mum ışığı gibi
Küçücük bir parıltı için bile
Neler vermem ki!
Yazmak, anlatmak istiyorum
Aklımdaki girdapları.
Bu kadar susmak fazla.

Neler oldu ki şimdi bana?
İhtiyatsızlık ettim,
Hiç düşünmezsem kurtulurum dedim,
Bir damlacık iç huzuru istedim.
Tüm perilerimi çağırıp.
"Söndürün, yaratıcı ışığımı" dedim
Ama böyle olacağını bilemedim.

Boş kafama ağrılar saplanıyor şimdi.
Anlatamadıkça birikiyor
Doluyorum.
Zevk, neşe, tutku ama bir tutam da acı..
Bir tufan yeri gibi beynim.
Bu gülünç durumumdan kurtulup
Işığımı geri alabileceğim,
Bir yer var mı bildiğin?

24 Haziran 2010 Perşembe

Özür...

Uzun zamandır bi' şey yazmıyorum. Farkındayım. Aklımda milyon tane fikir, anı ve hayal var. Ancak bir tanesini bile dökemiyorum kağıda. Biraz sınavlardan ötürü biraz da kişisel sebeplerden. Büyük ihtimalle de cumartesi'den sonra da yokum (ailece tatile gitme şeysi. Her sene aynı sıkıcı terane). Ama dönünce telafi ederim (Yani en azından öyle umuyorum. Geçmem gereken üç tane bütünlemem var zira).

Neyse bir özür dileyeyim dedim. Hem sizden, hem de yazacaklarımdan.

Kendinize iyi davranın.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Anlamsız

Beton kafalar.
Kemerli bir burun.
Nahoş gibi bir durum.

Kızıla aşık ol;
Güzeli sev
Ve sadece kalbini okşa.

Yeşil bir denizde,
Su altında çok kalarak boğulan
Karabataklar gibi de ol;
Kadehte oluşan buğunun,
Bardak altlığını okşaması gibi de...

Her şeyi gör.
Her daim sev.
Ama kimseye
Tek kelime dahi söyle(ye)me.

11 Haziran 2010 Cuma

Hayalle Gerçek Arasında

Ah sevgili karıcığım! Çamurla kirlenmiş elimdeki siyah beyaz resmin, beni şu bok çukurunda, ayakta tutan yegane şey. Sırtına kadar inen koyu kestane saçlarına dokunmayı nasıl özledim bir bilsen. Ayrıca ne de güzel kokardın. Şeftali gibi. Geçen gün bir meyve bahçesinin yanından geçtik ve tabii ki sen geldin yine aklıma.
Şu fotoğrafta gözlerin gri görünüyor ama, ben onların içimi ısıtan ela parıltılarını hiç unutmadım. Gözümü her kapattığımda şimşek misali beliriyorlar zihnimde. Tekrar görebilecek miyim onları bilmiyorum. Ama beni delirmekten ya da çabalamayı bırakmaktan alıkoyan; mükemmel gözlerine bakıp, fotoğrafta mermer beyazı gibi görünen, ama her dokunuşumla aşkla ürperen o sımsıcak tenine yeniden dokunabileceğimin ümidi.

Ah sevdiceğim! Şu an, sana beni beklemen için verdirdiğim sözden çok pişmanım.Yanlış anlama, sadece senin mutluluğunu düşündüğümden. Bu zor zamanlar öğretti bana birini özlemenin ve kavuşacağı günü beklemenin, dünyanın en zor işi olduğunu. Araf gibi. Orada beni beklediğini biliyor ve bu durumdan mutlu oluyorum. Ancak an itibariyle yanında olamamak... Acıların en büyüğü. Katlanması zor. Neler hissettiğini en iyi ben anlıyorum ve bu durum bizi fiziken olmasa da ruhen daha da yakınlaştırıyor.
Gör bak, iki üç haftaya kalmaz yanında olacağım. Yine evimizin yakınındaki o gölün kenarında piknikler yapacağız. Ne diyeceğim: Beyaz puantiyeli kırmızı elbiseni ben geldiğimde giymen için hazır tut e mi! Gerçi bunu hatırlatmama gerek yok. Sen neler yapacağını çoktan düşünmüşsündür. Yine çilekli turtalarından yaparsın kesin. Pişirip soğuması için cam kenarına bıraktığında nasıl da toplanırdı mahallenin çocukları. Sen de kıyamaz verirdin hepsine birer dilim. Şu an bile o turtaların kokusunu alıyorum diyebilirim. Seninle ilgili her şey gibi onun da özlemi içerisindeyim.

Elimde hala resmin. Kaç saattir böyle oturuyorum bilmiyorum. Uyumak çok zor burada, bu patlama sesleriyle. O yüzden çoğumuz ruh gibi dolaşıyoruz ortalıkta. Böyle düş molaları rahatlatıyor sadece. Yine de kendimi şanslı sayıyorum.
Ama keşke şu an yanında olabilseydim. Veya en azından elimde şu kırılasıca, tekleyen tüfek yerine bir kağıt ve bir kalemim olsaydı da, bu düşüncelerim bir yerde bir şekilde karşına çıkabilme ihtimaline erişseydi.

Hayır, hayır! Zihnimi tekrar gerçekliğe döndürmeyi başardım. Bravo bana. Geri de dönemem artık. Kafamın üzerinden vızıldayarak geçen mermiler, patlayan bombalar ve inleyen askerlerin sesleriyle sarılıyken, tekrar bir gündüz düşü görebilmemin imkanı yok. Neyse, buraya kadarmış. Şimdi 'Adam olma' zamanı. Şu fotoğrafı da kaldırayım artık.
Siperdeyim. Daha üç gün önce kazmıştık burayı ve o günden beri bir adım ilerleyemedik. Sırtım, siperin, çatışmaların devam ettiği güney tarafındaki duvarına dayalı vaziyette oturuyorum. Biri yaralanırsa görevimi yapmak için çıkacağım yerimden. Yok ama, daha birilerinin yaralanmasını dileyecek kadar kafayı bozmadım.
Ve beklediğim haber çok geçmeden, gayet toy bir er tarafından getiriliyor. Yüz metre önümüzdeki sipere top mermisi düşmüş. Düşman da arayı abluka altına aldığı için ulaşabilecek en yakın grup biziz. Havaya bakıyorum. Akşamüzeri. Normalde deniz rengi olması gereken gökyüzü, eşimin fotoğrafı gibi gri ve tonlarına boyanmış. Bu arada görev emrini getiren er tekrar gelip hazırlıkların tamamlandığını söyledi. On kişilik bir ekip halinde gidecektik. Ben dahil iki sıhhiyeci. Bir telsiz subayı ve iki yardımcısı. Beş tane de bizi korumak için asker. En rütbelileri ben olduğum için beni bekliyorlar. Karşılıklı uçuşan mermilerin azalmasını beklemek çocukça bir umut olacağından derhal siperden atlamak için gereken emri veriyorum.

Alana bakıyorum siperden atlamadan önce. Savaşın rengi; gri... Her yer. Eskiden yeşil olması gereken bir ovadayız. Sanırım. Ama o kadar uzun süredir devam ediyor olmalı ki bu vahşet, topraklarının hep gri olduğu düşüncesi aklıma daha çok yatıyor şu anda. Koşmaya başlamadan önce, hedefimiz olan noktaya da dikkatlice bakıyorum. Yüz metreden daha uzakta. Hah! Kandırarak moral verme çabaları. Aman ne güzel! Koyu bir duman yükseliyor baktığım siperden. Bu arada ekibim koşmaya başlamış bile. Ben de bacaklarımı ısıtsam iyi olacak.
On adam, birbirimizden çok da uzak olmayacak şekilde koşmaya başlıyoruz. Bu arada tüfek mermileri geçiyor her yanımızdan. Ekibimden kayıp verdik mi bilemiyorum. Yirmi metre ötemde bir havan mermisi patlayınca bunları bile düşünecek zamanım olmadığını anlıyorum.

Top mermisi isabet etmiş sipere sadece dört kişi varabiliyoruz. İyi ki telsizi kurtarabilmişiz. Diğerleri yardım isterken ben vakit kaybetmeden yaralılarla ilgilenmeye başlıyorum.
Destek göndereceklerini duyuyorum üçüncü yaralımın başına gittiğimde. Acılar içinde kıvranıyor zavallı. Vücudunun sol tarafı yanmış ve feci bir şekilde yaralanmış. Sağ kol, bacak ve yüzün sağ tarafı... Yok. Bu yaralarla nasıl hayatta kaldığını anlamak zor. Bir sakinleştirici yapıp başımı kaldırıyorum. Yirmi kadar daha yaralı... Yardım bekleyen çaresiz bakışlar...Üstleri başları çamur ve kan içinde. Bari acılarını dindirmekte başarılı olayım.
Hemen birinin yanına çöküyorum. karnında ufak bir şarapnel yarası. Kurtarılabi... Ha! O da ne? Bir şey düştü. Aman neyse işime bakmalıyım. Çantamdan malzemeleri çıkarmak için hastanın bulunmadığı, sağ tarafıma dönüyorum ve hemen çantanın bir metre yakınında görüyorum avuçiçi kadar, metalden ölümümü.

Bomba. Gerçekliğin ağır balyozu iniyor zihnime. Acı çektirici saf gerçeklik. Önümde duruyor. Dua etmekten başka yapacak bir şeyim yok. O da patlamaya ne kadar süre kaldıysa o kadar olacak artık.
Sonra bir an için gerçeklikten sıyrılıp, sevdalandığım çiçeği, biricik aşkımı düşünmeye başlıyorum. O, beni ikimizin yuvasında bekliyor. Belki akşam yemeği yiyordur, duvardaki resmimize bakarken. Acaba bana neler olduğunu öğrenince nasıl tepki verecek? Umarım bakınca titrediğim o gözlerden çok yaş akmaz.

Önümde ölümüme neden olacak metal parçası... Zihnimde ise sevgilimin kokusu, güzelliği, anıları, her şeyi... Bekliyorum.

Hayalle gerçek arasında kalakalıyorum.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ay Sonu

Bir çocuk vardı eskiden. Canı sıkkınken, aklı bulanıkken veya dalgın iken eline geçirdiği kağıtlardan uçaklar ve gemiler yapardı. Şimdi büyüdü o velet. Kağıttan oyuncakların katlarını tek tek açtı. Aldı eline kalemi yazmaya başladı.
_____

Havadayım. Bir ayağım iskele babasından yeni ayrılmış. Diğer bacağımın vapura değmesine daha bir kaç metre var. Yetişebilecek miyim? Aklıma felaket senaryoları geliyor; ya düşüp bacağım sıkışırsa. Ya tamamen belimden, vapur ile iskelenin arasında kalıp, ama sonrasında boğulup ölmekten kurtulup, hayatımı tekerlekli sandalye veya yatağa bağımlı olarak geçirirsem.
Korkunç.

Bu tür düşünceler aklımdan geçerken hala havadayım. Bir ya da iki santim ilerlemişim anca. Aşağıya bakıyorum. Köpüren sular ürkütüyor beni. Varabileceğim?.. Hala şüpheli.

Sahi niye koşuyordum ki bu vapura. Tek olayı su üstünde önceden belirlenmiş bir güzergahı izlemek olan bir makineye binmemi, bu kadar elzem hale getiren olay neydi?
Aslında tek amacım insanlara bir şeyler gösterebilmekti. Göremediklerini göstermek, zihnimde biriken duygu kırıntılarını paylaşmak... Tek başıma yapabileceğimi sanıyorum her şeyi. Ama tepki lazım. Dışarıdan gelen, fikri besleyip büyüten eleştiri... Atladım o yüzden ben de. Amacıma ulaşmam için karşıya geçmem lazım.

Arkama bakmak istiyorum. Ne düşünüyorlar acaba? İskele babasından tam ayrılmadan önce bir kaç "A!" lama ve bir iki tane de "Hih!" duydum. Ancak aldığım tepkiler arasında en güzeli beni alkışlayan ve beğendiğini söyleyen bir amcaya aitti. Böyle -iyi kötü- tepki almak güzel.
Farkındalık yarattığımın göstergesi.

Düşünceler, rüzgarda uçuşan karahindiba tohumları gibi dağılıyor zihnimden. Hala havadayım. Becerebilecek miyim bakalım, amacıma ulaştıracak tahta zemine ayağımı basmayı?
_____

Üzerlerinde kat izi olan kağıtlarını aldı. En sevdiklerine göstermek için can atıyordu yazdıklarını. Annesi geldi aklına. Evet, annesi, belki tarafsızlıktan uzaklaşabilirdi, ancak zeki bir kadındı ve ona güveniyordu. Koştu yanına gösterdi yazılarını ve coşkuyla şunları söyledi:
Becerebiliyor muyum yazmayı?

27 Mayıs 2010 Perşembe

11.03.2010 | 01:02

365
x 5
1825


Beş sene olmuş bir şeyler zırvalama dürtüsünün gelmeye başlamasından beri. Beş koca sene. Bin sekiz yüz yirmi beş gün. Dile kolay (ne kadar kolpacı bir insan evladı olduğumu sayfanın üst köşesine baktığınızda 'şıp' diye anlayabilirsiniz. Bildiğin alt alta yazıp çarpma yapmışım. Pii!.).
Artık itiraf etmenin zamanı geldi sanırım, yazmaya nasıl başladığımı. Gerçi aranızda dikkatli olan bazı kimseler çoktan anlamış ve okumayı kesmiştir. Lakin ne mal olduğumu anlayıp da hala okumaya devam eden varsa, Allah onların tepesinden baksın diyorum. Oğlum, dingil misiniz lan siz? Yapacak daha iyi işiniz yok mu?
Bir 'su dökmeye' kadar gidip geleyim. Döndüğümde hala burada olursanız façanızı bozarım çok pis!
Hala buradasınız demek. İyi vallahi benden günah gitti. (Ben veya siz) ölünceye kadar dinleyeceksiniz, okuyacaksınız beni. Hiç söylemedi demeyin.
Hey Allahım! Size ayar kayacağım diye ne anlattığımı unuttum.
Heh, zırvalamaya nasıl başladığımı anlatacaktım. Gerçi bu yazı da iyiden iyiye "Azz sonraa" diyen magazin programları gibi oldu. Lafı dolandırdıkça dolandırıyorum. E ama siz kaşındınız. Böyle yapacağımı bilmiyordunuz sanki.

İtiraf ediyorum ki, bu yazı uğraşına "elimde bir sanat uğraşısı olsun, kızlar duygusal ve sanatçı kişilikteki erkeklere bayılır" gibi gayet ergen bir düşünceyle başladım. Bunu bu kadar açık ve net bir şekilde söyleyebiliyorum. Çünkü bu yaşa (ne varsa artık yaşımda!) geldim ve artık kendime yalan söyleyecek değilim.
Evet yeterince ciddi olduğumuza göre bu kanaldan devam etsek iyi olacak gibi ne dersiniz? Biri demişti "Kendimizle dalga geçmeye başlamak en büyük niteliklerden biri" diye. Tam olarak bunu demese de bunun gibi laflar işte...
Halt etmiş bence! Kendi kendimin (affedersiniz) taşak oğlanı oldum be! Dalga geçeceğim diye diye özgüvenimi ve kendime olan saygımı dibe çekmeyi başardım. Bravo!
Daha önce defalarca kere söylememe rağmen yine söylüyorum. Bu deftere , bu defter (Heh, günlük yazdığın eski ajanda 'defter' diyince edebi oldu, öyle mi?) bulunsun okunsun, hatta edebiyat çevrelerinin (kimse artık onlar?) eline geçsin ve ben, ünlü bir yazar olayım, herkes tarafından okunayım diye, zırvalamaya devam ediyorum. Ama durun; elbet bir 'baş yapıt' yazacağım ve bunu yaptığım vakit hepinizin yüzüne, ağzımın sadece sağ taraf kaslarını kullanarak, yılık bir şekilde gülüp, dalga geçeceğim. O gün elbet gelecek, bekliyorum...

Yamı yumru adamımızın bu yazıyı yazdıktan sonra çok uykusu gelmişti. Defterini yatağının üstünde unutarak uykuya daldı. Kendisi 'deli yatar' bir insan olduğu için defteri yatakta dönme-debelenmelerinin etkisiyle, yatağının duvar kenarından aşağıya düştü.
Gel zaman, git zaman kahramanımıza ara ara yazma isteği geldi. Defterini hep koyduğu kitaplığında bulamayınca, önce cep telefonuna yazmaya başladı. Ama elim bir kaza sonucu (çok içtiği bir gece telefonunun üstüne kusması) telefonu temelli bozulunca 'zırvalamaktan' biraz daha soğudu.
Zaman geçtikçe; yazmaya ilk başladığında ilham perisi, "bir şey geliyor" (gelen şey) dediği zırvalama dürtüsü, artık küçük zihnine uğramaz olmuştu.

Bu arada üniversiteden mezun oldu. Askere gitti, geldi. İş aramaktaydı, annesi "Oğlum gel şu odanı bir topla, eski ne varsa at!" dediğinde. Söz dinleyen bir çocuk olduğu için hemen işe koyuldu ve toparlamaya başladı.
Yatağın altına baktığında, eskiden okuduğu mizah dergilerini gördü. Bir de kahverengi, deri kaplı eski püskü bir ajanda. Önce dergilere baktı. Zamanında en sevdiği yazar ve çizerler artık keyif vermiyorlardı ona. "Hıh! Bunlara mı gülüyormuşum? Ne kadar çocukça!" diye geçirdi içinden. Sıra ajandaya geldi. Şöyle bir iki evirdi çevirdi. Ortasıyla sonu arasında birkaç sayfaya baktı. "Aman! Kullanılmaz bu atayım gitsin." diye mırıldandı. Ajandayı dergilerle birlikte siyah bir torbaya koyarken, kağıt çöpü olduğunu gören babası, "Kapıcıya ver onları, o halleder" dedi. Torbayı, Kapıcı Rüstem Efendi'ye verirken soğuk bir "Günaydın" dedi sadece, çocukluğundan beri tanıdığı adama...
Birkaç ay sonra, bir sabah, her zamanki gibi erken kalkan Rüstem, kalkıp giyindi ve kapıcı dairesinden çıkarak kazan dairesinin yolunu tuttu. İçeri girdi. Küreğini aldı. Kalorifer kazanını tutuşturmak için biraz kağıt gerekliydi. Torbaya küreği daldırdı. Yıllardır bu işi yaptığı için bütün her şeyi emektar küreğiyle zorlanmadan halledebiliyordu. Küreği siyah bir kağıt torbasına daldırdığında, önce kağıttan farklı bir şeye çarptı kürek. Biraz oynattıktan sonra bir tomar kağıdı alıp kazana attı. Ardından biraz kömür ve odun. Yine kürekle. Kibriti çaktı. Kazana attı. Sarı, turuncu ve kırmızı alevler içeride yükselirken kötü bir koku sardı kazan dairesini. Sanki bir çeşit deri yanıyordu.
______________________
o______________________

-
Korkma defter, korkma! Seni yakacak değilim.

11.03.2010 02:33